5 Temmuz 2015 Pazar

Bir İnsanın Kimliğini Doğrulamak İçin Beyin Dalgalarını Kullanmak....

Bir İnsanın Kimliğini Doğrulamak İçin Beyin Dalgalarını Kullanmak

Beynin belirgin kelimelere tepkisi şifrelerin yerini alabilir.
Artık karmaşık e-posta ve banka hesap şifrelerinizi hatırlamak zorunda olmayabilirsiniz. Yeni bir araştırmaya göre, beyninizin belirgin kelimelere verdiği tepki biçimi şifreler yerine kullanılabilir.
Neurocomputing adındaki akademik dergide “Beyin İzi” adında yeni yayınlanan bir çalışmada, 45 gönüllü kişi, FBI yada DVD gibi 75 adet kısaltmadan oluşan listeyi okurlarken Binghamton Üniversitesi’nden araştırmacılar onların beyin dalgalarını gözlemlediler. Beynin her bir harf grubuna verdiği tepkileri kaydettiler. Bunu yaparken de beynin okuma ve kelimeleri tanımayla bağlantılı bölümlerine odaklandılar. Gördüler ki, katılımcıların beyinleri, her bir kısaltmaya farklı tepki veriyordu. Bir bilgisayar sistemi, her bir gönüllüyü %94 doğrulukta tanımlayabiliyordu. Sonuçlar göstermektedir ki, beyin dalgaları bir kişinin kimliğini doğrulamak için güvenlik sistemleri tarafından kullanılabilir.
“Beyin İzi”nin eş yazarı ve Binghampton Üniversitesi’nde Psikoloji ve Dilbilim alanında Yard.Doç. olan Sarah Laszlo’ya göre, beyin biyometriği güzel, cazip. Çünkü iptal edilebilirler ve bir parmak ya da retina da olduğu gibi kötü kaynaklar tarafından çalınamazlar.
Laszlo: “Eğer birinin parmak izi çalınırsa, bu kişi gizliliği açığa çıkmış parmak izinin yerine başka bir parmak çoğaltamaz. Artık o kişinin parmak izi sonsuza dek açığa çıkmış durumdadır. Parmak izleri iptal edilemezler. Beyin izleri ise, muhtemelen iptal edilebilirler. Yani beklenmedik bir olayda saldırganların bir kişinin beyin izini çalmaları halinde, o kişi beyin izini yeniden ayarlayabilir.”
nöron
Binghampton Üniversitesi Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği ve Biyomedikal Mühendislik bölümünde yardımcı doçent olan Zhanpeng Jin, beyin izini, düşük güvenlik uygulamalarında topluca üretilecek bir sistem olarak görmüyor. En azından yakın gelecekte. Ama önemli güvenlik uygulamaları olabilir.
Jin: “Bu sistemin uygulamalarını, Pentagon ya da Hava Kuvvetleri gibi giriş için çok kimsenin yetkili olmadığı yüksek güvenlikli fiziki mekanların parçası olarak görme eğilimindeyiz. Ayrıca buralardaki kullanıcılar, telefon ya da bilgisayarlarına giriş yapan kişilerin yaptığı gibi sürekli olarak onay vermek zorunda da değiller.”

2 Temmuz 2015 Perşembe

MikroRNA lar Öğrenme ve Hafıza Oluşumunda Önemli Rol Oynuyorlar..

MikroRNA lar Öğrenme ve Hafıza Oluşumunda Önemli Rol Oynuyorlar

Scripps Araştırma Enstitüsü (TSRI)Florida Kampüsünde çalışan bilim insanları “microRNA” denilen bir tür genetik maddenin hayvanların hafıza oluşumunda çok farklı etkileri olduğunu buldular. Bazı vakalarda bu RNA lar hafızayı artırırken bazılarında ise azaltıyorlar.
Araştırmayı yürüten TSRI Nörobilim Bölüm Başkanı Ron Davis: “Sistematik ekranımız, tüm miRNA lar ve onların normal öğrenme ve hafıza için önemli olan gen ağlarında işlev gören potansiyel hedefleri hakkında kapsamlı bir tanımlama yapmaya doğru atılmış önemli adımdır. Gelecek araştırmalar için değerli bir kaynaktır” dedi.
Çalışma Genetics dergisinin Haziran 2015 baskısında yayınlandı.
Bazı RNA çeşitlerinin aksine, microRNA lar(miRNA) protein kodlaması yapmazlar. Ama gen ifade seviyesini değiştirerek çeşitli biyolojik süreçleri düzenlerler. Yapılan bazı araştırmalar göstermiştir ki, miRNa lar normal gelişim ve hücresel büyüme için çok önemlidirler ve nörodejeneratif hastalıkların zorluklarına yardımcı olabilirler.
Hafıza çalışmalarında bilindik bir hayvan denek olan meyve sineği (Drosophila melanogaste) üzerinde yapılan yeni bir çalışmada, 134 farklı miRNA öğrenme ve hafıza üzerine etkileri bakımından test edildi.
Araştırmacılar, ara dönem hafızadaki miRNAları tek tek susturarak-bastırarak potansiyel tutulumu test ettiler ve hafıza oluşum veya saklanmasıyla ilişkili en az 5 farklı miRNA tespit ettiler.
Araştırma görevlileri German U. Busto ve Tuğba Güven Özkan: “Bu çalışmada tespit edilen 5 miRNa arasında bir tanesinin hafıza oluşumunda gerekli olduğunu fark ettik. İlginçtir ki, bu miRNa nın insandaki karşıtı, pek çok nörodejeneratif hastalıklarda- Alzeimer ve Huntington gibi- değişime uğrar. Bu bozuklukların belirgin özelliklerini incelemek ve çözüme ulaştırmak için bu çalışma potansiyel bir model olabilir.”
mikroRNA
Şaşırtıcı bir şekilde, araştırmacılar bazı miRNAlar ın hafıza oluşumunu azaltırken bazılarının ise arttırdığını gördüler. Tanımlanan miRNalar, ya hafıza oluşumunun altında yatan nöronal fizyolojiyi ya da sinir sisteminin gelişimini etkilediler.
Güven Özkan “Bu microRNAlar beyin gelişim esnasında ve yetişkin beyin fonksiyonu için son derece iyi düzenlenmiş. Yanlış düzenlendiklerinde, otizm, Alzeimer ve Huntington gibi beyin hastalıklarını şiddetlendirebilirler. Bunların insanlarda hastalıklara nasıl sebep olduklarını anlamak için öğrenme ve hafıza yollarını tam olarak tespit etmek istiyoruz.”

BAĞIMLILIĞI ANLAMAK..

BAĞIMLILIĞI ANLAMAK

Bağımlılık Beyni Nasıl Ele Geçirmekte?
 Kilit Noktalar
 •    *Bağımlılık bir şeyi yoğun bir şekilde arzulama, kullanım üzerinde kontrolü kaybetme ve olumsuz neticelerine rağmen dahil olduğu şeye devam etme
•   *Bağımlılık beyni değiştiriyor, önce zevk vererek kötüleştiriyor ve sonra öğrenme ve motivasyon gibi diğer normal dürtüleri bozuyor.
•   *Alışkanlığı bozmak zor olsa da yapılabilir. 
Bağımlılığa Ne Neden Olmakta?
“Bağımlılık” kelimesi Latinceden gelmekte ve Latince “köleleştirme” ya da “mahkum olma”anlamındadır. Bunun anlamını bağımlılığından kurtulmak isteyen herhangi bir kişi ya da birisini bağımlılıktan kurtarmada yardım eden bilir.
Bağımlılığın beyin üzerinde uzun ve güçlü bir etkisi vardır ve bu 3 farklı yolla kendini gösterir: bağımlı olduğu nesneyi aşırı arzulamak, o nesne üzerindeki kontrolü kaybetmek ve olumusuz neticelerine rağmen bunun içinde olmayı sürdürmek.
Uzun yıllardır, uzmanlar, sadece alkolün ve güçlü ilaçların bağımlılık yaptığına inanmışlardır. Ancak, nörogörüntüleme teknolojileri ve son zamanlarda yapılan çok fazla araştırma, kumar, alışveriş, seks gibi belirli zevk verici aktivitelerin de beyin üzerinde etkileri olup, beyni ele geçirdiğini göstermektedir.

Standart bir Amerikan Teşhis Kılavuzuna göre; çoklu bağımlılığın her biri belirli bir maddeye ya da aktiviteye bağlıdır ve fikir birliği ile varılan şey; bunların ortak bir beyin prosesinin temelindeki çoklu ifadeleri temsil edebilmesidir.
Ortak Probleme Yeni Anlayışlar
Hiç kimse bir bağımlılığa sahip olma niyetinde olamaz, ancak, pek çok insan o tuzağa düşer. Hükümetin en son istatistiğine bir göz atalım:
  • Yaklaşık 23 milyon Amerikalı, nerdeyse her 10 kişiden bir tanesi alkol ya da diğer madde-ilaçlara bağımlı.
  • Bağımlı olanların 2/3’sinden fazlası alkol bağımlısı.
  • Bağımlılık yapan listenin başındaki ilk üç madde şunlar:marihuana, opioid (narkotik) ağrı kesiciler ve kokain
1930’larda araştırmacılar bağımlı davranışına neyin sebep olduğunu araştırmaya başladıklarında, bağımlılık geliştiren kişilerin bir şekilde ahlak yoksunu ya da iradesiz olduklarına inanıyorlardı ve bağımlılığın üstesinden gelmeyi bu kötü insanları cezalandırmadan ya da alternatif olarak da bu alışkanlığı bozmada onların irade göstermelerinden geçtiğini düşünmekteydiler.
Bilimsel konsensus-fikir birliği o günden bugüne değişti. Bugün bağımlılığın, beyin yapısını ve fonksiyonunu değiştirebilen kronik bir hastalık olduğunu düşünüyoruz.
Tıpkı kardiyovasküler rahatsızlıkların kalbe zarar vermesi ya da şeker hastalığını karaciğeri bozması gib, bağımlılık da beyni ele geçiriyor.
Bu da beyinde bir seri değişim ile oluyor; başlangıçta zevk olan şey sonunda kompulsif bir davranış dürtüsüne dönüşüyor.
Zevk ve Haz Prensibi
İster psikoaktif bir ilaçla olsun ya da parasal bir ödül, seksüel bir temasla ya da tatmin edici bri yemek, beyin tüm zevk-hazları aynı yoldan kaydediyor. Beyinde, zevk-hazın ayrı bir yeri var: beyin ödül merkezinde dofamin adlı nörotransmitterin salgılanması, serebral korteksin alt bölümdeki sinir hücre kümesi. (resme bakınız) Ödül merkezindeki dofamin salgısı o kadar istikrarlı ve tutarlı bir şekilde  zevke bağlıdır ki, nörobilimciler bu yüzden beynin bu bölgesine “zevk ve haz merkezi” derler. Nikotinden eroine,tüm uyuşturucu kullanımı, beyin ödül merkezinde özellikle güçlü bir dofamin akımı ve taşmasına neden olur. Uyuşturucu kullanımı ya da ödüllendirici bir aktiviteye katılım ile bu da doğrudan dofamin salgılama hızı, yoğunluğu olacak ve bu da salgının güvenirliliği ile bağlantılı bir bağımlılığa neden olacak. Hattâ aynı uyuşturucu farklı uygulama metodları ile alındığında bile bunun bağımlılığa götürme olasılığı da yüksektir. Bir ilacı yutmaya göre bir uyuşturucuyu içmek ya da damardan enjekte etmek, genel olarak daha hızlı, daha güçlü dofamin sinyali üretir ve bu da uyuşturucuyu kötüye kullanmaya yol açar.
bağımlılıkBağımlılık yapan uyuşturucular, beynin ödül sistemine dofamin basarak kestirme yoldan ulaşma sağlar. Hipokampus, bu ani, hızlı tatmin olma hissini anı olarak saklar ve amigdala da bu belirli uyarıcıya şartlı tepki yaratır.
Öğrenme Prosesi
 Bilim insanları, sadece zevk deneyiminin, insanların bağımlılık yapan maddeleri ya da aktiviteyi aramasına yeterli olduğuna inanıyorlardı. Ancak daha çok son zamanlarda yapılan araştırmalarda, durumun daha karmaşık olduğu ortaya çıktı. Dofamin sadece zevk deneyimine değil, ayrıca öğrenmede ve hafızada (bir şeyi beğenmekten bağımlı olmaya geçmedeki bağlantıyı sağlayan iki ana element) da bir rol oynuyordu.
Bağımlılık hakkındaki şimdiki teoriye göre, dofamin beynin ödüle bağlı öğrenme sistemini ele geçirmek için glutamat adlı bir başka nörotransmiter ile etkileşime girmekte. Bu sistem yaşamın devamında önemli bir role sahip, çünkü, insan hayatta kalmak için yeme ve seks gibi aktivitelerini zevk ve ödül ile ilişkilendiriyor.
Beyindeki ödül devresi, motivasyon, ve hafızanın yanında zevkin de dahil olduğu alanları içermekte. Bağımlılık yapan maddeler ve davranışlar aynı devreyi uyarmakta ve sonra da fazlaca yükleme yapmakta. Tekrar edilen bağımlılık yapan madde ya da davranış ödül merkezindeki ve prefrontal korteksteki (planlama ve yönetime ait işlerden sorumlu bölge) sinir hücreleri beğenmenin istemeye döndüğü bir şekilde iletişime girer ve böylelikle de bizim bunun arkasından gitmemize yol açar. Bir başka deyişle,bu proses bizi zevkin ve hazzın kaynağını aramaya yönelik harekete geçirir.
 Bağımlı Mısınız? Bir bağımlılığınızın olup olmadığı doğrudan tespit edilmiyor ve ayrıca bunu itiraf etmek de daha çok utanç verici olduğu ve bağımlı olarak damgalanmaktan endişe edildiği için de kolay değil. Ancak, bu problemi kabullenmek, iyileşmenin ilk adımı.Takip eden sorulardan herhangi birine ”Evet” derseniz, bu sizin bağımlılıkla ilgili bir probleminiz olduğunu ya da en azından bir sağlık danışmanına müracaat edip daha ileri bir değerlendirme ve rehberliğe ihtiyacınız olabileceğini gösterebilir:
*Eskisine göre şuanda herhangi bir maddeyi daha çok kullanıp ya da davranışı daha çok ortaya koyuyor musunuz?
*Maddeyi almadığınızda ya da bu davranış içinde olmadığınızda geriçekilme semptomplarına sahip misiniz?
*Siz hiç birisine bu maddeyi kullanma ya da davranışınızın boyutu hakkında yalan söylediniz mi?
Toleransın Gelişimi
Zamanla beyin maddeyi ya da davranışı daha çok, zevki daha az arar olur. Doğada, ödüller çoğunlukla zaman ve çaba ile gelmekte. Bağımlılık yapan maddeler ve davranışlar, beynin dofamin ve diğer nörotranmitterlerinin akın etmesinde kestirme yol sağlar. Beyinlerimiz şiddetli saldırıya dayanacak kolay bir yola sahip değildir. Örneğin;bağımlılık yapan maddeler, doğal olan ödüllerdekine göre 2 ile 10 kat daha fazla dofamin salgılayabilir ve onlar bunu daha çabuk ve daha güvenilir bir şekilde yapabilirler. Bağımlı olan bir kişide, beyin reseptörleri yenik düşer. Beyin daha az dofamin salgılayarak ya da dofamin reseptörlerini saf dışı bırakarak tepki verir.
Bu adaptasyonların neticesinde,dofamin beynin ödül merkezinde daha az etkiye sahip olur. Bağımlı olan insanlarda ilk başlarda tipik olarak, bu arzu edilen maddenin artık zevk ve haz vermediğini görürler. Aynı yükseklikteki dofamin salgısı ile aynı şekilde hissetmek için daha çok madde almak zorunda kalırlar, çünkü, beyinleri buna uyum—tolerans diye bilinen bir etki– sağlamıştır
Zorunluluk Devreye Girer
 İşte bu noktada zorunluluk devreye girer ve olayı devr alır. Bağımlılık yapan uyşturucu ya da davranışla ilişkilendirilen zevk ve haz anlamını yitirmiştir, ama arzu edilen etkinin hafızası ve onu yeniden yaratma ihtiyacı kalmıştır. Motivasyonun normal sistemi daha fazla çalışmamaktadır. Daha önceden belirtilen öğrenme prosesi devreye girer. Hipokampus ve amigdala, arzu edilen madde ile ilişkilendirilen işaret ve belirtilere ait bilgiyi devreye sokabilmek için depolamıştır. Bu anılar, kişi ne zaman bu çevresel işaretlerle karşı karşıya gelse, bir şartlı tepki—yoğun arzu– yaratmasına yardımcı olur.
Aşırı arzu bağımlılığa katkıda bulunmaz ayrıca zor kazanılmış temkinliğin de elden gitmesine neden olabilir. Eroine bağımlı olan bir kişi, şırıngayı, bir diğeri de bir şişe viskiyi gördüğünde belki de temkinliğinin elden gitme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Şartlanılmış öğrenme insanların alışkanlığı bıraktıktan onca yıl sonra bağımlılık riski ile neden karşı karşıya kaldıklarını açıklamaktadır.
İyileşme Mümkün
 1980’lerin sloganı olan “Sadece “hayır” demek yeterli değil. Bunun yerine diğer şeylere “evet” diyerek bağımlılıktan kendinizi koruyabilir ve iyileştirebilirsiniz. Yaşamınıza anlam katan çeşitli ilgi alanlarına yönelin. Problemlerinizin çoğunlukla geçici olduğunu bilin ve belki de en önemlisi, yaşamın her zaman zevkli olmadığını kabul edin.

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Beyin ameliyatıyla esprili ol..

Beyin ameliyatıyla esprili ol

Tıp fakültesi dekanından şaşırtan açıklama

Ceyda Erenoğlu Türker Kılıç
  • 16
  • 42
  • 1
HABERTÜRK PAZAR / Ceyda ERENOĞLU
cerenoglu@htgazete.com.tr
Türkiye'nin önde gelen beyin cerrahlarından Prof. Dr. Türker Kılıç Ceyda Erenoğlu'na konuştu

“Kişinin mizah duygusu geliştirilebilir mi” sorusunun yanıtı evet. Peki ruhu esir alan mutsuzluk duygusu mutluluğa dönüştürülebilir mi ya da aramızda yaşayan Picasso’lar, 40 yıl beklemeden ortaya çıkabilir mi? Hepsinin yanıtı, evet... Bu satırları dudak bükerek okumayın. Beyin-zihin ilişkisini anlatan bu haberden sonra fikriniz değişebilir.
Beyin-zihin ilişkisi çok karışık, çok tartışmalı ve çok bilinmezli. Bugün sizi bu konuda bir yolculuğa çıkarıyor ve yeni bir kavramla tanıştırıyoruz: “Connektom cerrahisi” ya da “nörozihin cerrahisi”... Bu cerrahiye “zihne beyne dokunmadan ya da az dokunarak müdahale edilmesi” denebilir. Nelere yaradığını duyunca heyecanım daha da körüklendi. Karşımda Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Türker Kılıç var. Kendisi Avrupa Bilim ve Sanat Akademisi Üyesi. Onun işi beyin. Bu konuda sadece Türkiye’de değil, dünyada da söz sahibi. Diyor ki: “İnsan beyninin diğer organlardan daha cazip ve üzerinde düşünmeye davet eden bir yönü var. Hepimiz kendi zihin alanımız içerisinde yaşıyoruz. Bu nedenle zihinle beyin arasında ne tür bir ilişki olduğunu henüz tam olarak bilmesek de beynin, zihin yaratan bir organ olduğunu kabul etmeliyiz.” Yaşantı üreten bu organ, sadece Kılıç’ı değil, binlerce yıldır her kesimden insanı düşünmeye itiyor.
Descartes’ın zihinle bedeni birbirinden ayırması bu anlamda çok önemli adımlardan biri... “Zihin olarak tanımlanan şey, yaşamımızdır” diyen Kılıç, hepimizin merak ettiği şu soruları sıralıyor: “Nasıl oluyor da bir et parçası bir zihin evreni yaratıyor? Nasıl oluyor da yüz milyar hücre bir düşünce dünyası meydana getiriyor? Bu et parçası nasıl oluyor da düşünce dünyamızın ötesinde varlık alanımızı oluşturuyor?”
ZİHİN YAPISI DEĞİŞTİRİLİYOR
Şimdi sıkı durun. Bu anlatacaklarımız çok heyecanlı. Connektom cerrahisi, beyinle zihin arasında bir ara yüz. Beyin cerrahları küçük girişimlerle beyindeki bazı enformasyon ağlarını değiştirerek zihin yapısını değiştirmeyi başarıyor. O zaman asıl soruyu soralım: Bu cerrahiyi kullanarak kişinin düşünce yapısını değiştirmek mümkün mü?
“Evet” diyor Kılıç, “Beynin yapısına dokunmadan, minimal bir değişiklikle connektom (zihin) yapısını farklılaştırabiliriz.” Connektomun önemli özelliği, seçim yapıp bilinç yaratan bir sistem oluşu. Beynimizde elektrokimyasal ağlar şeklinde akan bilgi ırmaklarının yolunun değiştirilmesine “connektom cerrahisi” deniyor. Kılıç, “Bizler beynin anatomisini değil beynin içindeki yolları ve enformasyon ağlarını değiştiriyoruz” diyor.
BEYİNDEKİ BİLGİ AĞLARINA DOKUNULUYOR
Yapılan işleme ister “connektom cerrahisi” deyin, ister “zihne müdahale eden cerrahi”, isterseniz Prof. Dr. Türker Kılıç’ın adlandırdığı şekliyle “nöro-zihin” cerrahisi; çok düşük bir enerjiyle çalışılan, müthiş bir verimlilikle gerçekleşen, sevgi ve mizah üreten sonuçları var. Yani kişinin mizah yeteneği bu cerrahiyle geliştirilebiliyor. Çünkü beyindeki bilgi ve enformasyon ağlarının değişimi mizah yeteneğinin de değişip gelişmesini sağlıyor. Sadece mizah yeteneği mi? Bu yolla kişinin tüm yaşamının değiştirilmesi de mümkün. Bu noktada kanlı bıçaklı bir beyin cerrahisi ameliyatı düşünmeyin. Yapılan basit işlemde beynin sadece bilgi ve enformasyon ağlarına dokunuluyor
‘Sokağa çıkamayanlar eve girmiyor’
Hastanın beyin anatomisi normal olmasına karşın bilgi işleme sisteminde problem varsa bu sistemi basit dokunuşlarla değiştirmek mümkün olabiliyor. Örneğin beyne bir elektrot koyarak bu işleme aday hastanın Parkinson hastalığı düzeltilebiliyor. Günümüzde “beyin pili” olarak adlandırılan bu uygulamayla, istendiği gibi çalışmayan hücre grubunun çalışma programı değiştirilip oldukça başarılı sonuçlar alınıyor. Aynı şey “obsesif kompülsif” hastalığı olan bireyler için de yapılıyor. Beynin belirlenen noktalarına müdahale edildiğinde bu hastaların önemli bölümünün tedavisi yüz güldürüyor. İyileşiyorlar. Sokağa çıkamaz durumda olan hastalar sokağa çıkmaya başlıyor. Hiçbir şeye dokunmadan yaşayanlar ise yaşamlarını zorlaştıran bu sorundan kurtulmayı başarıyor.
İnsanı insan yapan genler mi zihin mi?
İnsanı insan yapan özellikler gen yapısından mı yoksa zihin yapısından mı geliyor? 1990’lı yılların başında insan genom projesi başladığında birçok uzman, “İnsan bedeninin haritası artık elimizin altında” diye sevinmiş ve hastalıkların gerekli gen değişiklikleriyle düzeltilebileceğine inanılmıştı. Bu süreçte insan vücudunda düşünülenden çok daha az (toplam 22 bin) gen olduğunu gördüklerini söyleyen Prof. Dr. Kılıç, “Bu sayı oransal olarak birçok canlıyla aynı olduğuna göre, asıl amaç farklılığı ortaya koyan şeyi bulmaktı” diyor. Bu noktada sorunun nicelik değil nitelik olduğu anlaşılıyor. Gen yapısının birbiriyle olan etkileşiminin nöronların birbiriyle olan etkileşimi gibi olduğu belirtiliyor. Nasıl zihin yapımız içinde beynimizde bir ağ varsa, hücrenin içinde ve DNA’nın yapısında da bir bilgi ağı bulunuyor. Bu bilgi ağı genlerden oluşuyor.
İnsanla at arasında sadece yüzde 2’lik, şempanzeyle insan arasında ise sadece yüzde yarımlık gen farkı oluşu şaşırtıyor. Peki bu küçücük farklar nasıl böylesi büyük farklılıklar yaratıyor? Prof. Dr. Türker Kılıç, “Biz zihinsel evren dediğimiz zaman bunu insan genomundan farklı bir şey olarak düşünmüyoruz. Çünkü ikisinin arasında köprü olan yapay zekâ üzerinden bir bağlantı kurduklarının farkındayız. Biliyoruz ki genomun sonucunda oluşmuş beyin kendi içinde yeniden ağ yaparak zihni meydana getiriyor” diyor.
‘Yeni Picasso’lar için 40 yıl beklemeyeceğiz’
Prof. Dr. Türker Kılıç, “Picasso’nun yaratıcılık süresinin 40 yıl aldığını söylüyor ve her 5 yılda bir yarattığı eserler incelendiğinde resminin ne şekilde evrimleştiği kolaylıkla görülebilir” diyor. Soru şu: Acaba bu evrimsel süreci, yaratıcılığı artıracak şekilde bilgi-işlem sisteminde ufak değişikliklerle hızlandırabilir miyiz?
Kılıç’a göre bu yolla yeni Picasso’lar yaratmak mümkün. Bu arada yaratıcılığı en fazla geliştiren yetiştirme biçimlerinin başında çocuğun erken yaşta çok sayıda uyaranı denemesini sağlamak geldiğini de söyleyelim. Bunu başaran anne-babaların çocuklarında, gelecekte beyinde kullanılmaya hazır ağların oluşumu küçük yaştan itibaren gerçekleşiyor. Bu şu demek: Çocuğunuzu satranç kursuna da göndermeli, dans dersi de aldırmalı, spor da yaptırmalı, keman da çaldırmalı, kitap da okutmalısınız. “Beynini aktif kullanan çocuklarda bu faaliyetlerin yararını görmemek mümkün değil.” Bunu söyleyen Prof. Dr. Kılıç’ın anne-babalara bir de uyarısı var: “Bunu çocuklara baskı yaparak değil, kendi seçimlerine izin vererek yapmalısınız.”
Depresyondan kurtuluş var mı?
Şu an olmasa da nöro-zihin cerrahisinin en fazla kullanılacağı alanın depresyon olacağına inanılıyor. Depresyon, yanlış zihin üreten beynin hastalığı olarak tanımlanıyor. Bu hastalık sadece beyindeki serotonin oranının azalması nedeniyle ortaya çıkmıyor. Depresyona yol açan birçok neden bulunuyor. Kılıç, “Şu an bunu söylemek için erken olsa da gelecekte bu hastalığın tedavisinin de connektom cerrahisiyle gerçekleştirileceğine inanıyorum” diyor.
Hayatımız değişecek
Günümüzde MR’da 50-100 milyonluk nöronun oluşturduğu bilgi ve enformasyon ırmağını görüntülerken, tek bir nöronun oluşturduğu bilgi ağını görüntülemenin mümkün olacağı günler yaklaşıyor. Bu gerçekleştiğinde, nöro-zihin ya da connektom cerrahisinin, nöron düzeyinde çok daha net şekilde kullanılabileceği ve beyindeki 10 bin nöronun çalışma biçimini değiştirmenin o kişinin hayatını değiştirmek anlamına geleceği belirtiliyor.
Beyin 60 watt’lık bir ampul gibi
Beynimiz en verimli bilgi işleme mekanizması olarak çalışıyor. Asıl görevi, canlılığımızı korumak, bir başka görevi ise insanı insan yapan konuşma ve anlama eylemini gerçekleştirmek. Beyin dokumuz ağırlıklı olarak vücudumuzun sadece küçük bir kısmını oluştururken vücudumuzun tükettiği tüm enerjinin yüzde 30’luk kısmından sorumlu tutuluyor.
Prof. Dr. Türker Kılıç, “Eğer bu bilgi ağını günümüz bilgisayar teknolojisiyle yaratabilseydik beynimizin yaptığı işi yapacak bir bilgisayarın tükettiği enerji, İstanbul şehrinin tükettiği enerji kadar büyük olacaktı. Oysa beynimiz böyle bir işi sadece 60 watt’lık bir ampulün tükettiği enerjiyle yapıyor” diyor.

YÖNETİCİ BEYİN NEDİR?

YÖNETİCİ BEYİN NEDİR?

yönet İnsan beynin en yeni-gelişen kısmı frontal lobudur ve bu kısım insanlarda diğer herhangi bir türden daha gelişmiştir.Bu gelişme, post modern çağın karmaşıklığı ve meydan okumalarından dolayı gelişme göstermiştir.
“Yönetici Beyin” diye bilinen frontal lob, yüksek, üst düzey işlevlerden, yargıları, ahlaki davranışları yönetip, kontrol etmeden sorumludur ve bireylerin amaçlarını oluşturmasını, planlamasını, takip etmesini, ve çıktıları değerlendirmesini de sağlar.
 On yıllardır, beynin bu bölümünün önemi fark edilmemiş ve “sessiz lob” diye adlandırılmıştır. Daha çok son zamanlarda, nörobilimciler, Yönetici beynin karmaşıklığını çözmeye başlamış ve onun hayal gücü-tasavvur, empati ve yargıdan sorumlu olmasının yanında önemli bağlantılara da sahip olduğunu ve beynin diğer alanlar arasında lider olduğunu  çözmüşlerdir.
Dinamik modern dünya, Yönetici Beynin, aşırı bilgi yüklenmesi ve çoklu işin de dahil olduğu günümüz meydan okumaları ile başa çıkma gerekliliğini doğrurken, bir yandan da onun, mantıklı, akıllı ve ahlaklı bir yaşam stili ve uygun bir iş-yaşam dengesini de sağlamasını öngörürür. 
Her güne ait çoklu işler (pek çoğu uzaktan ya da diğerlerine ardışık olarak yerine getirilen) tamamlanırken, verimlilik seviyeleri, konsantrasyon ve algılar da tartışılır şekilde olumsuz olarak etkilenmektedir.
Çoklu iş kimyasal değişimleri de beraberinde getirir; kendini iyi-hissetme hormonları salgılatır. Ancak, çoklu işten elde ettiğiniz ödüller, kısa ömürlüdür ve bağlımlılık yapar, odaklanma kaybına neden olur ve beyni kolay bir şekilde ilgisinin dağılması yönünde çalıştırır.
Yapılan araştırma göstermiştir ki; okunmamış email kadar küçük bir dikkat dağılması, konsantrasyon seviyesini etkileyebilmekte ve bu da bireylerin IQ’larının 10 puan kadar düşmesine yol açabilmekte ve çoklu iş yaparken elde edilen bilgi de, daha sonra hatırlanmak üzere doğru yere gitmesi yerine sıklıkla beynin yanlış kısmına gitmektedir.
Günden güne, faaliyeti birarada özellikle güçlükle sürdürmeye çalışma, iki ara bir derede kalmanın neticesinde de beklentilerin yüksek olmasıyla artan stres seviyeleriyle, olumlu çıktıların alınması daha güçleşmektedir. Bu duruma yönelik bazı örnekler:
  • “Şimdi” ile “mükemmel” arasında ya da “zaman önceliği” ve “kalite” seçim yapma.
  • Kendi onur, erdemin ve diğerlerinin senden bekletisine karşılık verme arasında bir seçim yapma.
  • Bir şeyi ya da doğru şey arasında seçim yapma kendi mutluluğun ve gerekli olan arasında seçim yapma.
Bu tarz iki ara bir derde kalma, çifte açmazlarda bireyler sıklıkla endişe üretirler ve bir şeyler yapmaları gerekliliğini ve onu da yerine getiremediklerini hissederler. Bu çelişkili hisleri tespit etmek, doğrudan işin özüne inmek zor olabilir, bu da sizi çaresizliğe ve umutsuzluğa götürebilir.
Daha da ötesi, çoğu çoklu iş, sıklıkla küçük ya da önemsiz konularda karar vermeyi  gerektirmektedir ki, bu da dürtü kontrolünü azaltır ve bozar ve neticede de önemli bir şey hakkında isabetsiz kararlar alamaya neden olabilir.
Yıllardır, stres yönetimi ve kişisel gelişim metodları, endişeyi ve diğer rahatsızlıkları tedavi etmede kullanılmaktadır ve bugünün post modern dünyasında bu metodlar artan bir şekilde skeptisizm-şüphecilikle karşılanmaktadır –ve haklıdırlar da…; bu çift açmazların etkilerine aracılık yapmak yerine kökteki problemlerin üstesinden gelmek ve de gerçek değişimi beraberinde getirmek git gide en acil durum haline gelmekte.
Belki de cevaplar, sıradan basit eski semptom idaresi metodlarında yatmamaktadır. Cevaplar,gelişmeye başlayan düşüncenin beyin-değişimi eğitimi olan “nöroekonomi (insanların nasıl seçim yaptığını araştırmak için nöroloji, ekonomi ve fizyolojiyi birleştiren bilim dalı)”de. Nörobilim ve ekonomik yaklaşımları birleştirip, kullanarak, kararların nasıl ve neden oluştuğunu tespit etmek mümkün. Daha sonra da, bu prosesleri önemli zamanlarda engellemek, yönetici beyinde olumlu ve kalıcı, uzun ömürlü değişime yardımcı olabilir.
İdari semptomlara karşı gerçekliği yeniden yazmak, zaman ve uğraş gerektirir; bunun için bireylerin günlük yaşamın kargaşasından, harala gürelesinden bir adım dışarı çıkıp, karar vermek proseslerini yeniden yapılandırmaları gerekmektedir. Nörobilim ve nöroekonominin ilgili alanı, tıpkı yönetici beyin gibi, inceleme, değerlendirme ve davranışı kontrol etmede zihindeki postmodern zamanlarla dizayn olan kalıcı değişimlere neden olacak araçlara sahiptir.

Tekrarlayan Depresyonlu Hastaların Beynindeki Hipokampus Daha Küçük..

Tekrarlayan Depresyonlu Hastaların Beynindeki Hipokampus Daha Küçük

Yaklaşık 9000 insan üzerinde yapılan yeni bir küresel çalışma gösteriyor ki, tekralayan depresyona sahip hastaların beyinleri, sağlıklı bireylere göre ciddi seviyede daha küçük bir hipokampusa sahip – daha çok, beynin yeni hafıza oluşumuyla ilişkili kısmı.
Molecular Psychiatry dergisinde yayınlanan ENIGMA çalışması, Sidney Üniversitesi Beyin ve Zihin Araştırma Enstitüsü’nden bilim insanları ile birlikte yazıldı.
Araştırma, ağır depresyonlu ve ağır depresyonsuz hastaların beyin hacimlerini karşılaştıran uluslararası en geniş çalışmadır. Özellikle ergenlerde ve genç yetişkinlerde depresyon ilk meydana geldiğinde, etkin bir şekilde tespit ve tedavi edilmesi gerekliliğini vurguluyor.
Çalışma, manyetik rezonans ile görüntülenmiş (MRI) beyin taramaları ve ağır depresyonlu 1728 kişinin ve 7199 sağlıklı bireyin klinik dataları kullanarak, Avrupa, Amerika ve Avustralya’dan 15 veri kümesi birleştirdi.
Ağır depresyon, yaşamları boyunca altı kişiden en az birini etkileyen yaygın bir durumdur. Bu ciddi bir kliniksel mizaç bozukluğudur ki üzüntü, hayal kırıklığı, kaybetme ya da öfke tek seferde kişinin günlük yaşamına haftalarca, aylarca ya da yıllarca tacizde bulunur.
Temel bulgular
Ağır depresyonlu insanların daha küçük hipokampusa sahip olduğu temel bulgusu, BMRI’da yönetilen daha önceki klinik çalışmayı tasdik ediyor. Bu çalışmada temel bulgu, tekrarlayan depresyonlu denekler tarafından geniş olarak açıklandı. Tekralayan depresyonlu insanlar, ağır depresyonlu çalışma deneklerinin yüzde 65’ini temsil ediliyor.
hippocampus
Ağır depresyonun başlangıç aşamasındaki erken yaştaki insanlar (21 yaş öncesi) aynı zamanda sağlıklı insanlara göre daha küçük hipokampusa sahipler. Bu görüşle tutarlı olarak, bu genç insanların çoğu tekrarlayan bozukluklar geçirmekteler.
Ağır depresyonun başlangıç aşamasındaki erken yaştaki insanlar (21 yaş öncesi) aynı zamanda sağlıklı insanlara göre daha küçük hipokampusa sahipler. Bu görüşle tutarlı olarak, bu genç insanların çoğu tekrarlayan bozukluklar geçirmekteler.
Bununla birlikte, ilk dönem ağır depresyona sahip insanlar (ağır depresyonlu çalışma deneklerinin yüzde 34’ü) sağlıklı bireylere göre daha küçük bir hipokampusa sahip değillerdi. Değişikliklerin, beyindeki depresif hastalıkların yan etkilerinden kaynaklı olduğu belirtiliyor.
Yorumlar
“Bu bulgular beyin yapısı ve depresyondan sorumlu olası mekanizmalar üzerine yeni bir ışık tuttu.”, Doçent Jim Lagopoulos, Sidney Üniversitesi, Beyin ve Zihin Araştırma Enstitüsü.
“Depresyonla bağlantılı beyin yapılarını tanımlama amaçlı, son on yıllardaki yoğun araştırmalara rağmen, depresyona neyin sebep olduğunu anlayışımız hala tam gelişmemiş durumda.”
“Bunun bir nedeni, yeterli sayıda geniş çapta çalışmanın olmayışı, hastalıklardaki ve tedavilerdeki değişkenlikler ve klinik karakteristikler ile beyin yapısı arasındaki karmaşık etkileşimler olmuştur.”
Bulguların klinik önemi üzerinde yorum yapan, Beyin ve Zihin Araştırma Enstitüsü yardımcı yöneticisi, Profesör Ian Hickie der ki: “Bu geniş çalışma, özellikle ergenlerde ve genç yetişkinlerde tekrar eden depresyona eşlik edecek beyin değişikliklerini engellemek için, depresyonun ilk aşamalarının etkili bir biçimde tedavi edilmesi gerektiğini doğruluyor.”
“Bu, genç insanların depresyon için etkili tedavileri aldığından emin olmamız gerektiğinin diğer bir nedenidir –Mizaç Bozukluğu Görünen Genç İnsanlara Erken Müdahale konusunda uzmanlaşan Araştırma Merkezimizin en önemli amaçlarından biridir.
Jim Lagopoulos, “Ağır depresyonlu hastaların daha hüçük hipokampal hacime sahip olduğu bu yeni bulgu, depresyonun nörotropik hipotezi için biraz destek sağlayabilir” diye ekliyor.
“Bu hipotez, kronik depresyonlu insalardaki yükselmiş glukokortikoid seviyesi gibi bir nörobiyolojik proses aralığının, beyin daralmasına neden olabileceğini ileri sürmektedir.”
“Açıkça görülüyor ki, hipokampal anomalilerin kronik stresten mi ileri geldiğini ya da depresyon için bir hassasiyet faktörü mü temsil ettiğini, ya da ikisini birden daha iyi açıklığa kavuşturabilmek için, zamanla depresyonlu insanlardaki hipokampal hacim değişikliklerini takip edebilecek uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç var.”, dedi.