18 Ocak 2015 Pazar

İnşirah Suresi ve Şerh-i Sadr'a Dair Bir Kur'an Mucizesi!..

İnşirah Suresi ve Şerh-i Sadr'a Dair Bir Kur'an Mucizesi




Kuran’ın en önemli mucizevî alanı insanın psikolojik yapısına dair söyledikleridir. Ama bugün üzülerek müşahede etmekteyiz ki her bilimsel keşfi Kuran’a onaylatma gayretkeşliğine soyunanlar bu ihmal edilmiş en önemli meseleye dair derin bir sükûnet içerisindedirler. Kur’an’ın bütünsel olarak psikolojik tefsirinin yapılamamış olması modern zamanlarda insanın ruhsal meseleler üzerinde sadece ilaçlara bağımlı çözümlemeleri önemsemesine sebebiyet vermiştir. Oysa modern psikiyatrinin bile işin içinden çıkamadığı en karmaşık ruh hallerine en pratik ve köklü çözümlemeler Kur’anı Kerimden gelmiştir.Bu anlamda Kur’an’ın şifası hem maddi hem de manevidir.


Bazı meallerde maalesef sadr kelimesi kalb kelimesiyle karşılanmıştır. Bu oldukça yanlış bir tutumdur. Bu surede senin kalbine (kalbeke) değil de senin göğsüne (sadreke) denilmesinde sayısız hikmetler vardır. Bu mana inceliğini günümüz psikiyatri ilminin verileri ışığında derinleştirecek olursak ayetteki mucizevî ifadeye daha yakından tanık olmuş olacağız. Burada evvela sadr kelimesinin kapsamlı açıklamasını Merhum Elmalılı Hamdi’den dinleyerek mevzumuza devam edebiliriz:” Sadr,her şeyin ön ve baş tarafı olduğu gibi insanın gövdesinin de belinden başına doğru ön ve içinden kalb ve ciğerleri kapsayan  üst kısmı yani sine,göğüs ve bağır dediğimizdir.Arkadan sırta da zahr denilir.Dıştan göğüs darlığı zayıflık işareti sayıldığı ve içten göğüs darlığı (dıyk-ı sadr) nefes darlığı,kalb sıkıntısı,elem,ızdırap ve tahammül edememe olduğu gibi,dışından göğüs genişliği (vüsat-ı sadr);kuvvet alameti,göğüs açılması;bir özlemi ortaya koyma,içten göğüs açılması,ruhun sevinç,şevk,fikir  bilgi ve tahammül genişliği manalarını ifade eder.Bu şekilde “şehr-i sadr” esasen göğsünü bağrını açıp genişletmek demek olduğu halde bununla kalbe ferahlık vermek ve nefsi her hangi bir fiil veya söze açıp neşe ve sevinç ile o fiil ve sözü almak üzere genişletmek manasından kinaye edilmek de yaygın olmuştur.Öyle ki şerh ve gönlün açılması denildiği zaman maddi olarak göğsü ve kalbi açmak veya yarmaktan ziyade manevi olan bu neşe ve ferahlık manası anlaşılır.”


Resulullah’a göğsün açılması sorulduğunda şöyle buyurmuştur: “Bir nurdur ki Allah onu müminin kalbine atar,  o da onunla ferahlanır, açılır ” Bunun üzerine Ashab: “ Ey Allah’ın Resulü, onun tanınacak bir emaresi var mıdır? demişler, Resulullah’da:Evet,ebedilik evine (Daril hulud) yönelme,aldanma evi (Daril ğurur)nden uzaklaşma ve ölüm gelmeden önce ona hazırlanmaktır. “ buyurmuştur.


İmdi göğsümüzün içindeki kalbimiz sapasağlam olduğu halde sanki kalb krizi geçiriyormuşcasına içimizi sıkıştıran hakikat nedir?Bu ruhsal güç nereden gelmektedir?Bizi yerden yere savuracak kudrete erişmiş bu yanma hissi neden insanı çıldırının anaforuna sürüklemektedir?İnsanı cinnetin eşiğine getiren bu ruhsal problemlerin en gerçek çözümü nerededir?Bugün modern psikolojinin insana dair keşfettiklerini önemli bir aşama olarak kabul etmek gerekir fakat Kur’an’ın ruhsal meselelere getirdiği özgün yorum ve çözümlemelerden yeterince istifade edilemediği gerçeğini değiştirmez bu hızlı ilerleyiş.Yıllarca avuç avuç antidepresan yutmaya mahkum olan biçare insanlar için daha kalıcı çözümlemeleri önermek gerekmektedir.Bu da kitabı “sanki kendimize vahyediliyormuş gibi” okumaktan geçiyor ilkin.Aksi takdirde bir şerh-i sadrı sadece Hz. Peygambere özgü bir hadise olarak anlar ve bu ayetin bütün insanlığa özgü hikemi tarafını ıskalamış oluruz her  zaman için…Bütün ruhsal sıkıntıların hissedildiği ilk durak göğüs bölgesidir.Göğüs kafesi çatırdıyormuşçasına üzerinde bir ağırlık ve baskı hisseden insanın yaşadığı ruhsal bunalım hem maddi hem de manevi karşılığı olan büyük bir azaptır.Bugün bu ince gerçeği bilimsel analiz yöntemiyle modern psikiyatri kabul etmek zorunda kalmıştır.İnsanın kendini kendine kapatmasıyla şiddetlenen anksiyete hayatı çekilmez kılar ve insan dipsiz kuyularda kendini yapayalnız hisseder.İnşirah’tan bir önceki sure olan Duha’da Vahyin gecikmesiyle endişe içerisinde ruhi bir boşluğa düşen efendimize “Andolsun kuşluk vaktine ve sakinleştiği zaman geceye ki Rabbin seni unutmadı ve darılmadı” denilerek korku-kaygı gerilim hattı tamamen izale edilmiştir.Bu kuvvetlendirilmiş güven duygusu şüphesiz ki göğüste bir büyük ağrıya dönüşen ruhsal gerginliği yok edici niteliktedir.Hz.Musa’nın (Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli”) Ey rabbim.Göğsümü aç, genişlet. İşimi kolaylaştır. Dilimde bulunan düğümü çöz de, anlasınlar beni”(Taha:25-28) diye dua ederken aynı kaygının sonlandırılma gayesi ve gayretine tanık oluruz.


Allah, kendini hakikata karşı ümitvar kılanın göğsünü ötelere açarken onun kalbini nurlara gark etmiş olup kuluna nefsini zaptu rabt altına almanın sırlarını bahşetmiştir. İşte Sadr kelimesinin anlam yelpazesi bu kadar geniştir. Ve asırlar önce beyan edilmiş bir mucizevî gerçeğin hala tam anlamıyla sırrına vakıf olunmaması da bir hayli ilginçtir. Bu acı manzara içerisinde Kur’an’ın hikmetine yaslanmak ve korku-kaygı buhranından iman selameti ile kurtulmak biricik ödevimizdir. Bu kurtuluş eyleminde sadra şifa olacak her ruhani keşfin Kur’an ikliminde sağlaması yapılarak asli bir reçeteye dönüştürmek elzemdir.Nurun kalbe atılması kalbin iman etmeye elverişli bir duruma getirilmesi ile mümkündür.Aksi takdirde insan kendini hep karanlıklarda bibaşına hissedecek ve yokluğun hışırtıları ile akli dengesini bozacaktır.En sert rüzgarları bile bir göğüste yumuşatacak ilahi bir formülasyonun açığa çıkarılmasına şiddetle ihtiyaç vardır.İnsan bir muammadır ve muammanın çözümü ancak insana insandan daha yakın bir varlığın ona ilişmesi ile gerçekleşir.O varlığın bize sonsuz bir ikramda bulunması bizim kendi varlığımızı en gerçekçi bir şekilde anlama çabamıza bağlıdır.Kendi gerçeği ile yüzleşme cesaretini sergileyenler için kaygı sadece bir rüzgar gibi esip giden bir "şey" hükmünde olacak ve göğsün ilahi gerçeğe açılması ile her korku bir nokta gibi küçülüp yokluğa karışmanın mukadderatını yaşayacaktır.


Metafizik Hastalıklar!..

Metafizik Hastalıklar

. Aşırı unutkanlık,
. Dalgınlık,
. Kararsızlık,
. Geleceğe ait ümitsizlik duygusu hissetme,
. Basit sebeplerle yakınlarına karşı agresif davranışlar (anne, baba, eş, arkadaş vs.),
. İşlerinde anlaşılmaz aşırı kısmetsizlik ve irade dışı aksiliklerle karşılaşma,
. Sevdiklerinin her hareketinin kendisine ters gelmesi, sonra bundan pişman olması,
. Bir türlü evlenememe, sıklıkla nişandan dönme,
. Basit sebeplerden boşanma,
. Yalnızken yanından bir karartının geçtiğini hissetmesi,
. Banyo yaparken korkması ve gözü açık sabunlanması,
. Bazı yerlerden geçerken sebepsiz korku hissetme (özellikle geceleri)
. Rüyalarında sıklıkla kedi, köpek, yılan görmesi,
. Sıklıkla garip ve korkutucu rüyalar görme
. Sabahları çok yorgun kalkması,
. Bazen uyku-uyanıklık arasında parmağını dahi kımıldatamayacak ağırlık hissetmesi 



Eğer bu belirtilerden biri ya da bir kaçı sizde varsa kısa süre içinde tedavi olmanızı önemle tavsiye ediyoruz! 

Cinler Öncelikle Kimlere Musallat Olurlar?
Cinler her insana musallat olabilir. Ancak daha çok bebeklere, küçük çocuklara, genç kızlara, hamile ve loğusalı hanımlara, yalnız yaşayan yaşlı kişilere, ruhsal ve bedensel yönden aşırı rahatsızlıkları olanlara, gerek evde gerekse dışarıda aşırı dekolte giyinen bayanlara, kahve, tarot vb. fallara sıklıkla bakan ve baktıranlara, fincanla ruh (!) çağıranlara ve kontrolsüz, bilinçsizce aşırı zikir çekenlere, bu varlıklardan sıklıkla bahsedenlere ve çok sigara içenlere musallat olurlar. 

Cinlerin Musallat Oldukları Kişide Görülen Emareler Nelerdir?
Aşırı unutkanlık, dalgınlık, kararsızlık, geleceğe ait ümitsizlik duygusu hissetme, basit sebeplerle yakınlarına karşı agresif davranışlar (anne, baba, eş, arkadaş vs.), işlerinde anlaşılmaz aşırı kısmetsizlik ve irade dışı aksiliklerle karşılaşma, sevdiklerinin her hareketinin kendisine ters gelmesi, sonra bundan pişman olması, bir türlü evlenememe, sıklıkla nişandan dönme, basit sebeplerden boşanma, yalnızken yanından bir karartının geçtiğini hissetmesi, banyo yaparken korkması ve gözü açık sabunlanması, rüyalarında sıklıkla kedi, köpek, yılan görmesi, sabahları çok yorgun kalkması, bazen uyku-uyanıklık arasında parmağını dahi kımıldatamayacak ağırlık hissetmesi. 

Cinler En Çok İnsanlara Nerede Musallat Olurlar?
Cinler insanlara en çok tuvalet, banyo ve yatak odasında musallat olurlar. Bu yüzden tuvalete ve banyoya girerken ve yatmadan önce kişinin şeytanın şerrinden Allah’a sığınması sünnettir. Habibullah efendimiz bir hadisinde şöyle demektedir:
Biriniz tuvalete girmeden önce şöyle desin (Euzu billahi minel-hubsi vel-habâis: Erkek ve dişi şeytanlardan Allaha sığınırım) (Kaynak: Ebu Davut’un süneni Zeyd b. Erkam’dan (ra))
Aynı şekilde yatmadan öncede mutlaka dua ederek yatmalı ve Allaha (cc) sığınılmalıdır. Amr b. Şuayb, babası dedesinden rivayet etmiştir; dedi ki: “Allah Resulü (sav) bize yatarken şu kelimeleri öğretirdi: “Bismillah. Euzu bi kelimatillâhit’tâmmeti min gadabihi ve ikabihi ve min hemezsatiş’şeyâtîni ve en yahdurunî: Allah’ın adıyla, O’nun gazabından, cezasından, şeytanların vesveselerinden ve yanımda bulunmalarından Allah’ın tastamam kelimelerine sığınırım. “ 

Cinler Fiziki Hastalıklara Sebep Olabiliyorlar mı?
İbn-i Sina “sara” hastalığını anlatırken cinlerden bahsetmektedir. Diyor ki:
Hastalıklara birçok maddeler sebep olduğu gibi, cinin hâsıl ettiği hastalıklarda vardır ve meşhurdur. Cin insan vücuduna girerek sara hastalığına sebep olmaktadır. (Yeni Rehber Ansiklopedisi, c. 6, s. 365)
Aynı şekilde cinler damar tıkanıklığına, çocuk düşmesine, şiddetli baş ağrılarına vb. rahatsızlıklara sebep olabilmektedirler. 

Cinlerin İnsanlara Verdikleri Psikolojik Rahatsızlıklar Nelerdir?
Kişinin yaşının üzerinde aşırı dalgınlık, unutkanlık, kararsızlık, geleceğe ait ümitsizlik, sevdiklerine karşı sebepsiz agresif davranışlar ve intihar duyguları başlıcalarıdır. Bu rahatsızlıklar fizyolojik ve psikolojik olduğu gibi cinlerden de kaynaklanabilmektedir.
Cinler özellikle beynin bazı noktalarına rahatlıkla nüfuz ederek o kişiyi moral değerler ötesinde düşünceye sevk edebilmektedirler. Çok inançlı bir kişiyi agnostisizme (şüpheci düşünce) sürükleyebilmekte, ibadetlerini sürekli ertelete bilmektedirler.
Eğer musallat oldukları kişiye âşık olmuşlarsa, bedenine girdikleri kişi evli ise eşinden boşandırmaya, nişanlı ise nişanı atmaya, bekârsa da karşı cinsten uzak tutmaya çalışırlar. Çoğunlukla da, o kişinin aurası zayıfsa yani halk dili ile yıldızı düşük ise bu işlevlerinde başarılı olurlar. Dünya dans şampiyonu tanınmış bir manken bana bu durumunu itiraf etmiş, hatta onlardan 4 ve 6 yaşınca iki kız çocuğu sahibi olduğunu da belirtmişti. 

Şeytan Mescitte İnsanlara Musallat Olur mu?
Mescitte dahi olsa şeytan mutlaka insanoğluna musallat olmaya çalışır. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Saflarınızı düzeltip perçinleyin, aralık bırakmayın. Omuzlarınız aynı hizada olsun. Muhammed’in canı elinde olana yemin ederim ki ben şeytanın küçük kara koyun şeklinde safların arasından girmekte olduğunu görüyorum” (Ebu Davud). Bu konuda pek çok şikâyet işitmişimdir “Namaz esnasında konsantre olamıyorum, aklıma hep dünyevi işlerim geliyor” şeklinde… Aslında problemin çözümü çok kolay… Ayetleri okurken hafif mırıldanarak okumak ki Kuran da bu şekilde emrediyor. Çünkü mırıldanarak okunduğunda beyin dualara odaklanıyor, yanlış okumamak için… İçimizden sessiz okuduğumuzda ise ezbere okuduğumuzdan aynı anda başka şeyleri düşüne biliyoruz. Benimde çok defa başıma geliyor… Nerede, namaz kılarken Allah’ın huzurundayım diye bacakları titreyen, avuçlarının içi terden sırılsıklam olan, hatta heyecandan bazen bayılan Ashab-ı Güzin (ra) ve nerede bizler! 

Kuran-ı Kerim’de Cinlerin İnsana Çarpma Olayına Delil Var mıdır? 
Daha önceki maddelerde de bahsettiğimiz gibi cinler insanı şehvet, aşk, kin ve nefret gibi çeşitli sebeplerden dolayı insanların bedenine girer. Cinin insan bedenine girmesi İbn-i Teymiyye’nin dediği gibi ehl-i Sünnet ve el-Cemaat’in ittifakıyla sabittir. Bakara Suresi 275. ayette Allah Teala (cc) şöyle buyurmaktadır: “Faiz yiyenler, mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar” Sahih-i Buhari’de de Peygamberimiz (sav) şöyle demektedir: “Şüphesiz şeytan, Âdemoğlunun kanının dolaştığı yerde dolaşır”. 

Cinler Kötü ve Korkunç Rüyalara Sebep Olmakta mıdır?
Bir kısım cinler önceden de belirttiğimiz gibi insanları hasta yaparak onlara bedenen zarar verdikleri gibi rüyalarına girmek suretiyle ruhlarına da eziyet etmektedir. Şeytan sırf insanın üzüntüsünü arttırmak onu tedirgin etmek günlük hayatını moralman olumsuz yönde etkilemek için gece kötü rüyalar gösterebilir. Sevgili peygamberimiz (sav) bu konuda bize şöyle bilgi vermektedir:
Kişinin gece gördüğü rüya 3 kısımdır:
1- Rahmani olan rüya
2- Şeytanın gösterdiği üzücü rüya
3- Şuur altı görülen rüya (Sahih-i Müslim)
Yine Allah Resulü (sav) rüyalarla ilgili şöyle buyurmuştur:
Biriniz hoşlandığı bir rüya görürse o Allah’tandır. Onun için Allaha hamd etsin ve insanlara o rüyayı anlatsın. Bunun dışında hoşlanmadığı bir rüya görürse o şeytandandır. Onun şerrinden Allah’a sığınsın ve kimseye onu anlatmasın. O rüya ona asla zarar veremez… (Sahih-i Buhari)
Bu konuda daha ayrıntılı bilgi almak için Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin (ra) Marifetname adlı eserine bakılabilir. Yüzyıllar öncesi yazılmış bu değerli eserde rüya bahsi çok güzel ve ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. 

Cinler İnsanlara Nasıl Vesvese Verir?
Cinlerin konuşması mümkündür. Çünkü o konuşma büyülenmiş kişiye sihirbazın telkin ettiği gibi ruhun meyil ettiği bir şey olabilir. O bir ses değil ama büyülenmiş kimsede bir etki meydana getirmektedir. Cinler yakıcı ateş değildir, sadece ilk baştaki yaratışları yani maddeyi asliyeleri ateştir. Dolayısıyla Âdemoğlunun cesedine girer. Şeytan latif bir cisim olup insana vesvese verir. Kişiye kötü düşünceler fısıldar yani Rabbimizin buyurduğu gibi (cc) insanların gönüllerine vesvese verir. “Cisimler birbirlerine giremez. Cisimler birbirlerine girerse o ateş olduğu için insan yanar” sözü yanlıştır. Çünkü ruh ve cisimlere giren hava gibi latif cisimler kesif (yoğun) cisimlere rahatlıkla girebilirler. Cinde latif bir cisim olduğuna göre onunda insan bedenine girmesi mümkündür. (İbn-i Akil) Sorunun cevabının iki ayetle sonlandırayım. (Nas Suresi 4 ve 5. ayetler)
Ki o, insanların göğüslerine vesvese verir (İçlerine kuşku, kuruntu fısıldar). Gerek cinlerden, gerekse insanlardan (olan her hannas’tan Allah’a sığınırım). 

Cinler İnsanların Mesleklerine de Etki Yapmakta mıdır?
İnsan beynine giren cinler kişiyi dolayısıyla mesleklerinde de etik değerlere uymayan davranışlara sürükleyebilir. Bir örnek verecek olursak; adaletsiz zalim bir hâkim kesinlikle Allah ile beraber olamaz. Ancak şeytanla beraber olur. Halillullah (sav) efendimiz şöyle buyurmaktadır:
Hâkim zulmetmedikçe Allah onunla beraber olur ama haksızlık ederse Allah onu bırakır, şeytan gelip onunla beraber olur ve ondan hiç ayrılmaz. (Tirmizi Abdullah b. Ebû Evfa’dan rivayet etmiştir) 

Cinler Aşırı Uykuya Sebep Olmakta mıdır?
Nuru Arşillah (sav) efendimiz buyurmuştur ki:
Şeytan biriniz uyuduğu zaman gelip başının uç kısmına 3 düğüm atar. Her düğüm atarken şöyle der: “Uyu yat daha uzun gecen var…” Uyuyan kişi, uyandığı zaman Allah’ı zikrederse düğümlerden biri çözülür. Abdest alırsa düğümlerden ikincisi çözülür. Namaz kılarsa öteki üçüncüsü de çözülür ve sabahleyin gönlü hoş dinç olarak kalkar. Aksi halde tembel ve canı sıkılmış bir halde kalkar. (Sahih-i Buhari)
Aşırı uyku kişiyi gaflete sokup, gerek dünyevi, gerek uhrevi işlerini aksatacağı ve insanoğlunu pasifize edeceği için cinlerin baş hedeflerinden biridir. Ya tam uykusuzluk, korku, vesvese verip bünyeyi sarsmaya çalışırlar veya aşırı uyku vererek pasifleştirmeye… Cinnî hastaların tamamında bu iki durumdan biri mutlaka görülür. 
DUA VE ZİKİR
48. ÇOK FAYDALI BAZI DUALAR
"Eûzü BiVechillâhil Keriym, ve kelimâtillâhit tâmmâtilletiy lâ yücâvizhünne berrun velâ fâcirun, min şerri mâ yenzilu minesSemâi ve mâ ya'rucu fiyhâ, ve min şerri mâ zerae fil ardı ve mâ yahrucu minhâ, ve min fitenilLeyli venNehâri, ve min şerri külli târikın illâ târikan yatruku bihayrin, yâ RAHMÂN!.."
Anlamı:
Sığınırım Keriym Allâh vechine ve O'nun kelimelerinin tamamına ki, iyi kötü hiçbir şey onları tecavüz edemez... Semâdan inenin (Fitne fikirlerden) ve semâya yükselenin (vehmimi tahrik eden fikirlerin) şerrinden, arzda üreyenin (bedenselliğimden kaynaklanan) ve arzdan çıkanın (bedenimin dürtülerinin) şerrinden, gecenin (iç dünyamın) ve gündüzün (dış dünyamın)fitnelerinden, hayırla olan müstesna, geceleyin kapıyı çalanın (içime doğanların) şerrinden, yâ RAHMÂN!..
Bilgi:
"Medineli Hacı Osman Efendi" diye bilinen "Beykozlu" da dedikleri bir zât vardı İstanbul'da; hayatının elli senesi Medine'de geçmiş ve Medine kitaplıklarında okumadık eser bırakmamış bir zât!..Es Seyyid Mehmed Osman Akfırat... Allâh rahmet eylesin; nûrunu arttırsın keremiyle... 1960 başlarında elini öptüğüm zaman o seksen altısında idi, bense on sekizlerde... Bana önce zâhirin sonra da bâtının kapısını açan Rasûlullâh (s.a.v) ile tanıştıran zât!.. Hayatımın en önemli olaylarında manevî müdahalesini gördüğüm zât!.. Allâh indînden rahmet eylesin, indînden benim tarafımdan ihsanda ikramda bulunsun kendisine sonsuza dek!..
İşte bu Zât, Rasûlullâh (s.a.v.)'in yukarıdaki duasını bana öğretmişti... Ve çeşitli sıkıntıda olanlara karşı bu duayı bir kağıda yazar, üzerlerinde taşımalarını tavsiye ederdi... Elbette biz de ederiz... Zira...
CİNLERİN aralarından İFRİT diye bilinen en güçlüleri, Rasûlullâh AleyhisSelâm'ın "Mi'râc" olayında semâya yükseldiğini haber alınca, büyük telâşa düşüyorlar... "Şayet Muhammed semâları tanır, Allâh'la bir araya gelirse, artık önüne geçilemez olur" diyerek bütün güçleri ile RasûlullâhAleyhisSelâm'ın üzerlerine saldırıyorlar.
İşte o zaman Cebrâil AleyhisSelâm, Rasûlullâh AleyhisSelâm'a bu duayı vahyederek korunmasını öğretiyor ve Rasûlullâh AleyhisSelâm bu duayı okuyunca da hepsi yanıyorlar!.. İşte böyle bir olay vesilesiyle öğrenilen duayı artık nasıl istersek öylece değerlendirelim.
"Yâ Hayyu Yâ Kayyûm Yâ Zül'Celâli vel'İkrâm es'eluke en tuhyiye kalbiy binûri mâ'rifetike ebeden Yâ Allâh Yâ Allâh Yâ Allâh Yâ Bedî'es semâvâti vel ard."
Anlamı:
"Mutlak diri ve kendisiyle kaîm yüce Zâtıyla ikram edici!.. Dilerim senden ebeden marifet nurûyla kalbimi diriltmeni!.. Yâ Allâh!.. Ey gökleri ve yeri bir örneği olmaksızın meydana getiren."
Bilgi:
Sabah namazının farzını kılmadan önce kırk defa okuyup buna kırk gün devam edenler, faydasını derhâl kendilerinde fark etmeye başlarlar.
Kalbin marifet nûruyla diriltilmesi demek şudur: İslâm terminolojisinde "şuur" ya da bugünkü deyimiyle "bilinç", "kalp" kelimesiyle, "gönül" kelimesiyle tanımlanır. Bilincin dirilmesi ise ancak marifet nûruyla mümkündür... "Marifet nûru" nedir?
İnsan, "iman nûru" ile bilincin sınırlarını aşar, "marifet nûru" ile de bilincin sınırları dışında yer alan gerçekleri değerlendirebilecek kapasiteyi elde eder!"


Zeka!..

"İş yaşamında işle ilgili teknik bilgi ve becerinin yanında, duygusal zeka becerilerine sahip olmanın, kişinin performans, verimlilik ve başarısını olumlu yönde etkilediği araştırmalar sonucunda ortaya kondu. Peki iş yaşamında duygusal zekamızı nasıl avantaja çeviririz. İşte uzmanlardan öneriler… 
Duygusal zeka iş hayatında başarıyı getirir
İşyerinde duygusal zekadan yararlanarak duyguları kontrol
İnsanın kendisine iyi bakması en iyi ilaçtır. Kendi fiziksel, duygusal ve zihinsel ihtiyaçlarına dikkat eden bir yönetici ya da çalışan, iş ortamındaki yıkıcı ya da olumsuz duygularla daha iyi mücadele edebilir. Bu konularda iyi olan kişilerin özgüveni, çalışma azmi ve verimliliği diğerlerine göre daha yüksektir. Yeterli uyku, dengeli beslenme ve düzenli spor da bu konuda önemlidir. İşyerinde birisine ya da bir duruma öfkelendiğinizde, mümkünse ofisten ayrılın ve kısa bir yürüyüş yapın. Olayı zihninizde tekrarlamamaya ve iç sesinizin olumsuz yorumlarını kontrol etmeye çalışın. Bu sizin zihninizi dağıtacak ve sabrınızın taşmasını engelleyecektir. Sinirlendiğiniz olayı, bir danışmana, eğitmene ya da güvendiğiniz bir iş arkadaşınıza anlatabilirsiniz. Duygu durumunuzu başkalarıyla paylaşmak sizi rahatlatır.
“Ben neden öfkeleniyorum?” diye kendinize sorun. Çoğu zaman duygularınızın kaynağına doğrudan giderek, onları etkisiz hale getirebilirsiniz. Ayrıntılı bir “istemediklerim” listesi yapın. Bu listeye bazı durumların sonucu olabilecek, “hazırlıksız yakalanmak”, “başarısız olmak” gibi tüm istemediklerinizi yazın. Böylece zihninizi temizlemiş olursunuz ve kendinizi üretici sonuçlar yaratır hale getirirsiniz.
Kendinizi başka konularla meşgul edin. Bazen düşünceleriniz, sizi üzen konudan uzaklaştığı zaman, sakinleşmeniz çok daha kolay olur. Sizi üzen ya da kızdıran konu üzerinde konuşmayı sürdürmeyin. Odak noktanızın değişmesi, davranış şeklinizi de değiştirir.
Çoğu zaman, işinizin bir bölümü ilerlemiyorsa, diğer bir bölümü, üzerinde çalışmaya hazır olun ve olumsuz giden işlerin sizi olumsuz etkilemesine izin vermeyin. Kendinizi kızgın ya da öfkeli hissetmek yerine, bu enerjinizi olumlu alanlara yöneltin. İşyerinde bir şeyin değişmesini istiyorsanız, bunu gerçekleştirmek için çaba harcayın. Karar noktasındaki kişilerle iletişime geçin, onlara içinden çıkamadığınız konuyu anlatın. Bu kördüğümden kurtulmak istediğinizi ve hem sizin, hem de kurumunuzun nelere ihtiyaç duyduğu konusundaki fikirlerinizi onlarla paylaşın. Bazen isteklerinizi uygun bir rica yoluyla dile getirmek, işlerin ilerlemesinde yardımcı olabilir.
Duygusal zekanın yöneticiler için önemi
Bir gruba liderlik yapan, yöneten kişinin, liderlik vasıflarından en önemlisi yönettiği ekip ve dış çevre ile iyi ilişkiler kurabilmesidir. İnsan ilişkilerinde karşımızdakileri anlama ve bu anlayışa uygun davranma sanatı, hangi işte olursa olsun beraberinde iletişimde başarıyı getirir. Yöneticilerin kararlarının oluşumunda duyguları çok önemli yer tutar. Hayatımızın büyük bir bölümünü işyerlerimizde geçiriyoruz. Olaylar karşısında değişen duygu durumlarımız oluyor. Sinirleniyoruz, öfkeleniyoruz, kızıyoruz, çok seviniyoruz… Değişen duygularımız, tutum ve davranışlarımızın oluşumunda etkili oluyor.
Yönetmek, değişen duygu durumlarımıza rağmen tutarlı davranabilmek demektir. Yönetmek, ekibimizi ve dış çevremizi anlamak ve davranış çizgimizi bozmamak, ekip ruhunu güçlü tutmak, motive olmak ve motive etmek, duygularımızı kendimize ve karşımızdakilere zarar vermeyecek şekilde yöneterek, akıl, mantık ve tecrübelerimizi harmanlayıp liderlik etmek demektir. Duygusal zeka kavramının olmadığı bir yöneticilik, beraberinde kişinin kendi ve karşısındakilerin duygu durumlarını tanımadığı, anlamadığı, empati kurma becerisini geliştiremediği bir ilişkiler yumağından ibaret olacaktır. Sonuçta da, doğru iletişim kuramama ve tam anlamıyla başarıyı yakalayamama ihtimalleri kaçınılmaz olacaktır.
Şirketin geleceğine yön veren CEO’ların duygusal zekalarının düşük olması, şirket içi ve dışı ilişkilerde başarısız iletişim kurmalarına neden olur. CEO’ların değişen duygu durumlarını çok iyi yönetebilmeleri, ters giden işler karşısında öfkelerini dizginleyebilmeleri, sevinç anında coşku ve heyecanı ortalayabilmeleri, insanlarla doğru iletişim kurmalarını sağlar. Motive olmaları, birlikte çalıştıkları insanları motive etmeleri şirket verimliliğini arttıran en önemli unsurlardır. Şirketlerin geleceklerini belirleyen CEO’ların duygularını tanımaları, yönetebilmeleri, motive olmaları ve edebilmeleri, sağlıklı iletişim kurabilmelerine ve şirket başarısını yükseltebilmelerine katkı sağlar.
Duygusal zekayı zayıflatan unsurlar
Duygusal zekayı zayıflatan etkenlerin en başında duygularımızı, zayıf ve güçlü taraflarımızı tanıyamama geliyor. Kişi kendi duygularından haberdar olamıyorsa, karşısındakinin duygu durumlarını anlaması ve ona uygun davranması imkansızlaşır. Yüksek farkındalık yaratma amacı taşıyan duygusal zekamızı geliştirebilmemiz iç dünyamızı anlamaya çalışmayı, duygularımızı yönetebilmeyi gerektirir. Duygularımızı sistemli bir şekilde yönetemiyorsak, öfkelenmeler, parlamalar, ani duygu değişimlerinin getirdiği ölçüsüz davranış ve tutumlarımız, duygusal zeka seviyemizi farkında olmadan zayıflatır. İş hayatımızdan örnek vermek gerekirse, birbirimizi çoğu zaman dinlemeyi bilmediğimiz için anlamıyoruz, anlamadığımız için sürekli kendimizi anlatma çabasına giriyoruz ve kendimizi gereksiz tartışmaların içinde buluyoruz. “Dinlemeyi bilmeme” de duygusal zekamızı zayıflatan unsurlar arasındadır. "

Çocuk ve iştahı!..

İştahsız Çocuğa Yaklaşım

İştahsız Çocuğa Yaklaşım
Hayatın idamesi için lüzumlu olan hava, su ve enerjinin alımı ve kullanımı çok ince bir mizan çerçevesinde cereyan eder. Vücudun enerji ihtiyacı; bazal metabolizma hızı, yiyecek alımıyla meydana gelen ısı üretimi ve fizikî aktiviteye göre ayarlanır; yani, fizikî aktivite enerji harcamasının en önemli belirleyicisidir. Bazal metabolizma hızı; yağsız vücut kütlesine, yaşa, cinsiyete ve genetik faktörlere bağlıdır.

Enerji alımına ise iştah artırıcı ve azaltıcı faktörler tesir eder. Kortizol ve noradrenalin gibi iştah artırıcı, insülin ve leptin gibi iştah azaltıcı faktörlere neredeyse her gün bir yenisi eklenmektedir. İnsan gerçekten de bu yönüyle bir meçhul kalmaya devam etmektedir.

Beynimizdeki hipotalamus bölgesinde beslenmeyle alâkalı bütün mesajlar bir araya getirilir. Sadece iç faktörler değil, dış faktörler de devrededir: Yiyecek görme, koku duyma, (bilhassa yanmış yağ kokusu) gibi sinyallerle iştah artar. İştah, bir besinin istenerek, sevilerek ve zevkle yenmesi; iştahsızlık ise, beyinden gelen açlık sinyallerini alamama olarak tarif edilebilir.

İştahsızlık çocuklarda çok erken başlayabilir ve yaş gruplarına göre farklılık gösterir. Süt çocukluğu döneminde bazı anneler çocuğunu zorla emzirdiklerini ifade ederler. Altıncı aydan itibaren katı gıdalara alıştırılmayan bebekler 12–18 ay arasında sadece anne sütü almaya ve gıdaları reddetmeye temayül gösterir, anne sütü tiryakiliği denebilecek bir süreç yaşarlar.

Oyun çağı çocuklarında (2–6 yaş) iştahsızlık çoğu defa annelerin abartılı beklentilerinden kaynaklanır. İştahsız çocuğun gelişme grafiklerinde yeri belirlenmeli, boy ve ağırlık yaşa göre normal sınırlarda ise ve çocuğun sağlık problemi yoksa hâdisenin psikolojik boyutları araştırılmalıdır. Aileler beslenmeyi ceza ve mükâfatla yönlendiriyorsa, çocuklar bunu kullanırlar. Bu yaşta, annelerin aşırı beslemeye çalıştığı çocuklar 3–5 sene sonra şişmanlıkla karşılaşabilir. Bu dönemde çok çeşitli gıdaların sunulmasıyla, çocuğun damak tadı değişir ve çocuğa büyük kısmı zararlı olan hazır gıdalar daha câzip gelir. Anneleri tarafından beslenen bu çocuklarda iştahsızlık daha fazladır. Evde iştahsız olan çocuğun okulda veya yuvada daha iyi yemek yediği müşahede edilmektedir.

Bir buçuk-iki yaşından itibaren çocuklara kaşık verilerek yemeklerini kendileri yeme alışkanlığı kazandırılmalıdır. Çocuğun döke-saça yemek yemesine titizlenen ve yediğini az bulan anneler onun bu alışkanlığı kazanmasına mâni olurlar. Beyindeki iştah merkezinin gıdaların görüntüsü, kokusu ve tadı ile uyarıldığı unutulmamalı, sofrada çocuğa farklı yemek verme uygulamasından vazgeçilmelidir. Çocuğun dengeli beslenmesi için, gıdaların tadını, kokusunu alması, şeklini görmesi gerekir. Sofradaki düzen, anne-baba kavgaları ve kardeşlerin olup olmaması da iştaha tesir eder.
İştahsız çocukları gruplara ayırmak gerekebilir:

1- Herhangi bir metabolik veya sistemik hastalığı olanlarda ve bulaşıcı hastalıkların seyrinde geçici iştahsızlık olur. Böbrek, kalb, karaciğer ve Çölyak hastalıklarında iştahsızlık kaçınılmazdır. İştahsız çocukların bu açıdan dikkatle muayene edilmesi ve bazı lâboratuvar tetkiklerinin istenmesi gerekir.
2- Tek taraflı ve bilhassa ayak-üstü (fast food) beslenmeye alışmış, sebze-meyve tüketmeyen ve sofraya oturmayan çocuklar yemek seçici olurlar.
3- Çiğneme ve yutma problemi olan iştahsız çocuklar.
4- Gelişmesi normal, ancak anneleri tarafından iştahsız oldukları iddia edilen çocuklar. Çocuğun annenin beklentisinden az yemesinin her zaman iştahsızlık mânâsına gelmediği unutulmamalıdır. Aynı yaştaki çocukların aldıkları gıda miktarı birbirinden farklı olabilir. Bu yüzden çocuğun gelişmesi takip edilmeli, gelişmesinde problem yoksa, çocuğa daha fazla yemesi için ısrar edilmemelidir.

İştahsız çocuklarda kötü beslenmeye bağlı büyüme-gelişme geriliği ve boy kısalığı görülebilir. Vitamin ve mineral eksikliği de varsa ciddi sağlık problemleri ortaya çıkar.

Okul çağındaki çocuklarda gözlenen iştahsızlık ise birkaç sebebe bağlı olabilir:
1- Anne-babanın meşguliyeti (çalışma hayatı),
2- Kurs, okul vs. sebebiyle çocuğun zamanının azlığı,
3- Ayak-üstü beslenme kültürü neticesinde çocuklar evde hazırlanan yemeklerden ve sofra âdâbından giderek uzaklaşmakta, sağlığa zararlı olabilecek tek taraflı beslenmeye alışmaktadır.

Buluğ çağındaki çocuklarda (12–15 yaş) genellikle aşırı beslenme ve şişmanlık sık görülür. Bu dönemde, zayıflama isteği ve estetik kaygısı ön plâna çıkar ve psikolojik yememe hastalığına (anoreksi nevroza) bağlı aşırı iştahsızlık ve kilo kaybı görülebilir. Bu tip iştahsız gençlerde sigara vs. gibi zararlı alışkanlıkların aile tarafından gözden kaçırılmaması gerekir.

İştahsızlığı olan çocuklarda yaşa göre boy ve ağırlık takibiyle konu objektif hâle getirilmeli ve çocuk için zararlı olabilecek sınırlar belirlenmelidir. Televizyon, internet, sokak ve okuldaki kötü örneklerin çocuklar üzerinde kalıcı tesir bırakmaması ailenin ve bütün bir toplumun mesuliyeti altındadır. Allah'ın bir emaneti olan ve içine girdiği kaba göre şekil alan masum çocuklarımızın yiyip-yememeleri kadar yediklerinin temiz olması da önemlidir.

Yemek yeme ve biz!..

SİZİ HASTA EDENLERİN EN ÖNEMLİ SEBEBİ: "YANLIŞ VE ZAMANSIZ YEDİĞİNİZ YEMEKLERDİR.!"
Fazla yemek: Çok yemek yenildiği zaman midenin daha çok enzime ihtiyacı olur. Enzimleri yapmak vücut için çok güçtür ve kıymetli maddeler gerektirir. Normal bir insan için 250 gr yemek yeterlidir. Bunu hazım ettirmek için kalp hiç zorlanmadan rahat çalışır. 2 kat yemek yenirse, kalbin yemeği hazım ettirmesi ve fazlalıkları çıkarttırması için 4 kat daha fazla çalışması gerekir. Bu da kalp için çok ağırdır. Mesela bir araba düzgün bir yolda hiç zorlanmadan harcadığı benzinin 2 katını taşlı, bozuk, dik yolda harcar. Mesafe aynı ama harcadığı benzin farklıdır. Böyle zorlanarak devamlı çalıştığında motor harap olduğu gibi insanın kalbi de devamlı ve çok çalışmaktan harap olur ve çabuk eskir. Genç insanlarda organlar kuvvetli olduğu için yenilen yemekleri hazım edebilir ve fazlalıklarını çıkarabilir. Fakat organların üzerine fazla yük bindiği için çok çalışmaktan çabuk eskir, kuvvetini kaybeder, zamanla fazlalıklarını çıkaramaz olur, depo yapar,vücudu yağ ve kireç toplamaya başlar.Bazı insanlar çok yemelerine rağmen hep zayıf kalır ve bu durumlarının iyi olabileceğini düşünür. Hâlbuki hal öyle değildir. Çok yiyip zayıf kalanlar çok yiyip şişmanlayanlardan daha kötü durumdadırlar. Çünkü şişmanlar karışık ve yanlış yedikleri yemekten oluşan zehirlerin bir kısmını, vücudun topladığı yağlarda depolayarak, bu zehirlerin organları tahrif etmesini kısmen önleyebilmektedirler.Ancak çok yiyerek zayıf kalanlarda zehirli maddeler sürekli vücut içinde dolaşır.Böylece damarlarda, eklemlerde, organlarda ve kaslarda depolama yapar. Bu insanlar genelde sinirlidirler, sık hastalanırlar ve uyku bozukluğu yaşarlar.
Karışık yemek: Birbirine uygun olmayıp, hazım için ayrı enzim isteyen yemekler karışık yenirse hazım olunmaz çürür veya mayalanır. Örnek olarak karbonhidratlar ve proteinler birbirine zıt düşer. Çünkü bunların parçalanabilmesi için her ikisinin ihtiyaç duyduğu enzimler birbirine zıttır. Bu zıtlık her iki enzimin birbirini yok etmesini sağlayarak, hazmın gerçekleşmesini engeller ve böylece hazım yapılmayınca çürüme başlar. Hazım olunamayan yemek, bağırsakta toplanır ve zamanla bağırsağı genişleterek cepler oluşturur. Bu ceplerin içinde dışkısal taşlar toplanır ve yıllarca orada saklanır. Böylece bağırsağın duvarları kanalizasyon boruları misali zehirli artıklarla kaplanır. Buna bağlı olarak bağırsak ağırlaşır, hareketi yavaşlar ve sonuçta kabızlık meydana gelir. Bu durumda vücudun intoksikasyonu katastrofik şekilde büyür. (vücutta toksin birikmesi katlanarak artar) Vücut çok halsiz kalarak yorulur, gaz ve uyku meydana gelir.Çürümüş yemekler bağırsağı zehirleyerek kana karışır. Kandan bütün organlara vehücrelere yayılarak onları zehirler ve hastalıklara yol açar. Çürümüş ve mayalanmış yemeklerden oluşan tuzlar vücutta kireçlenme yapar.
Çok sık yemek: Yemeğin hazmını beklemeden bir şeyler yemektir. En hafif yemek 4 saatte hazım olunabilir, yemeğin ağırlığına göre hazım süresi 6–10 saate kadar uzayabilir. Bu zamandan önce bir şey yemeye başlayınca mide hazmını tamamen değiştirir ve midedeki diğer yemekler, karışık yemek gibi,hazım olmadan çürümeye başlar ve hemen gaz ve şişkinlik oluşur.
Ters yemek: Proteinli yiyecekler (et, yumurta, peynir vs.) midede uzun zamanda hazım olunur. Karbonhidratlar, tatlılar, beyaz undan yapılmış yemekler, patates, meyve vs. midede çok durmadan bağırsağa geçerek orada hazmedilir. Su direk bağırsağa geçer. O yüzden önce su içmeli sonra meyve veya tatlı yenilmeli.Sonra sebze ve proteinli yiyecekler yenilmeli. Önce yemek yenilip, sonra meyve veya tatlı yenilirse, meyve hazım olmak için bağırsağa geçemez mayalanır, bütün yemek bozulur, çok gaz olur. Yemekten sonra su veya çay içilirse, yemekten ayrılmadığı için mideyi genişletir ve hazmı zorlaştırır. Midede mayalanmış veya çürümüş yemek helal olmaz.
Bekletilmiş eski, ısıtılmış ve hazır yiyecekler: Taze sebze ve meyveler güneşten aldıkları enerji ile dopdoludur. Vücuda çok enerji verirler ve hazmı kolaydır. Pişirilince güneşten aldıkları enerjiyi tamamen kaybederler. Bu yemekler eskiyince (2–3 saat geçince) hiç bir enerjisi kalmaz toprak gibi olur. Eskimiş ve doğal olmayan hazır yiyeceklerin hazmı çok zor veya imkânsızdır. Yemekler piştikten sonra soğuk olarak yenilebilir (et, yumurta, sebze yemekleri, tatlılar ).Fakat fayda beklememelidir. Beklemiş zeytinyağlı yemeği tekrar ısıtmak mümkün değildir. Mikro dalgalı fırında ısıtmak ise daha tehlikelidir. Fırın çalıştığı sürece mikro dalgalar, dışarıya sızarlar ve insan vücuduna zarar verirler.
Zararlı düşünceler ve hareketler: Zararlı düşünceler vücutta fazla miktarda hormonlar çıkarır. Bu hormonlar kana karışarak zararlı zehirler çıkmasına sebep olur. Bu zehirler beyindeki su havuzlarını bulandırarak çok sinir yapar ve psikolojik ve diğer hastalıklara sebep olabilir. Sinirli olan insanlarda, karaciğer sertleşmesi, çeşitli kalp hastalıkları ve dalak hastalıkları meydana çıkmaya başlar.
Çiftçilikte kullanılan ilaçlar: (Hormonlar, suni gübreler, D.D.T ve başka zehirli maddeler) Bu ilaçlar ve D.D.T, kullanan insanların vücudunun hücrelerinde toplanarak bütün hayatı boyunca etki yapıyor. En çok da karaciğer, yumurtalıklar ve beyne zarar veriyor. Belki şimdi D.D.T kullanılmıyor fakat 35–40 yaşlarından büyük insanlarda D.D.T’den meydana gelen hastalıklar hâlâ var. Çünkü önceden kullanılan D.D.T hiç bir şekilde etkisini kaybetmez, bütün hayatı boyunca vücut onu çıkaramaz ve çocuklara da anneden süt ile geçer; çocuklara zarar vermeye devam eder.
Ev temizliğinde kullanılan temizleyici ve deterjanlar: Ev temizliğinde kullanılan deterjanlar, mikroplara ne kadar zarar veriyorsa akciğer, karaciğer ve beyne de aynı şekilde zarar verir. Bütün hastalıklara, ayrıca mantara yol açar.Klorlu deterjanlar (Tuz ruhu, çamaşır suyu, kezzap) bağırsak kanserine ve ağır akciğer hastalıklarına sebep olur. Bu kimyasal maddeler nasıl vücudu yıpratır zarar verirse hastalıkları tedavi için kullanılan bütün kimyasal ilaçlar ve haplar da (Ağrı kesici dâhil) vücudu yıpratıyor ve zehirliyor.
Bu yanlışlıkların hastalıklara yol açma sebepleri:
Bozulmuş, çürümüş ve mayalanmış yemekler bağırsağa inince bunların meydana getirdiği zehir kana karışır, organlar alarma geçer. Vücudu korumak için bademcikler şişer, o zaman bademcikle mücadele ve onu aldırmak yanlışlık ve haksızlıktır. Zaten yemekleri düzeltince bademcik şişmesi olmaz. Çürümüş yemekler bağırsağa inince, bağırsağın içindeki artıkları, zehirleri kana karıştırmadan çıkarma görevi yapan kılları çürütür.
Bağırsakta kısım kısım kelleşme olmaya başlar. Kılların dökülmesiyle kelleşen yerlerdeki yaralar koruma görevi yapamayıp faydalılarla birlikte zararlı bütün zehirleri kana karıştırmaya başlar. Bağırsaktan zehirleri toplayan kan direk karaciğere geçer. Görevi kanı temizlemek, oradan kalbe, akciğere ve bütün hücrelere yaymak olan karaciğer kandaki pisliği, yağları ve zehirleri kendinde toplar ve büyümeye başlar. Kanı temizleyemez hale gelir. Hayat boyu vücut zehirli kanla çalışır. Dolaşan pis kan hücreleri kirletir. Allah’ı zikirden vazgeçer, zikirden ayrılan hücreler hasta olur.
“Allah’ı zikirden ayrılmayan hayvanı avcı avlayamaz.”
Hadis-i Şerif Zikirden ayrılmayan organ hastalanamaz. Karaciğerin dolmasına kadar bütün hastalık sebepleri aynıdır. Karaciğer hasta olduktan sonra insanın tabiatına göre farklı hastalıklar meydana gelmeye başlar. Onun için hangi hastalık olursa olsun sebebi aynıdır. O zaman tedavi de aynıdır. Önce yemekleri düzeltmeli, sonra bağırsak temizlenip çalıştırılmalı, sonra karaciğer temizlenmeli, ondan sonra diğer hastalıklar tedavi edilmelidir. Hz. Allah’ın insan vücuduna verdiği kanunlara göre tedavi yapılabilir. Bu kanunu değiştirmek ve başka tedavi şekli imkânsızdır. Yemekleri düzeltmek için yemeklerin faydasını ve zararını bilmek lazımdır. Faydalı ve şifalı yemekler cennet yemekleridir Âdem a.s.’a verilenlerdir: su, bal, meyve, sebze, süt.
..
Önemli Not: Yavuz Sultan Selim, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve ağaçtan tabaklar kullanırdı. Devlet malını israf etmezdi
...
SAĞLIK SERİSİ KİTAPLARIMIZI OKUYUNUZ, DAHA FAZLA BİLGİYE ERİŞECEKSİNİZ: http://www.marankialisveris.com/Kitaplar,LA_132-2.html…
Ya da: 0212 533 01 33 Numaralı Telefondan Sipariş Verebilirsiniz!
...
Haberin Tamamı İçin Bu Linke Dokununuz: http://maranki.com/…/hastaliginizin-tek-sebebi-yanlis-yedig…

Çakra!

"ENERJİ NOKTALARINI FARKETMEYEN İNSAN, SÜREKLİ HASTA İNSANDIR! ŞİFA PEŞİNDE KOŞMAK YERİNE, BEDENİNE DOKUNMAYI ÖĞRENMELİ!
17 Ocak 2015 Cumartesi 18:04:24
İNSAN KENDİNİN FARKINA VARMALI!
ENERJİ NOKTALARINI FARKETMEYEN İNSAN, SÜREKLİ HASTA İNSANDIR! ŞİFA PEŞİNDE KOŞMAK YERİNE, BEDENİNE DOKUNMAYI ÖĞRENMELİ! 

7 letaiften (Çakra)birinin veya birkaçının kapalılığı şu demektir ki;
Nazardan-Büyüden-Hased edenlerden-Ani şok ve Korkulardan-Büyük üzüntülerden dolayı aynı beynin şok geçirmesi gibi letaiflerde kapanır ve içindeki enerji boşalır letaif rengini kaybeder...
Letaiflerimizin biri veya birkaçı kapandıkça işler ters gitmeye hayat alt-üst olmaya başlar.meydana gelen zulmaniyet yani siyah renk ruhsal dengemizi alt üst eder.çevreden gelen her türlü kötü enerjiyi almaya dolayısıyla etkilenmeye başlarız.
Belkide bunu hiç farkedemeyiz ama.herşey aksi yönde hareket eder.
İşler-sevgiler-hayat-sağlıkters gitmeye başlar. Kapalı letaiflerin açılması isminize özel şifrenin sırrıyla mümkündür.

Şakranın insan bedeninde bir enerji  merkezi/düğüm noktası  olduğu hemen hemen tüm spiritiüel öğretiler de vardır. Bu spiritüel öğretiler  arasında değişik yoga metodları, Hinduism ve onunla ilişkili bazı doğu kültürlerini ve New Age akımının bazı bölümlerini sayabiliriz.   
 
Bu kelime Sanskritçe de ki ‘’cakra’’ kelimesinden gelir. Anlamı da tekerlek veya daire olarak tercüme edilebilir. Bazen de ‘’yaşam tekerleği’’ denir.
 
Yedi temel şakranın omuriliğin alt ucundan başlayıp yukarıya doğru sıralandıkları söylenir. 

Her bir şakranın belirli bir rengi, özel fonksiyonları vardır, her biri şuurun bir yönünü yansıtırlar, klasik bir elementleri ve diğer belirleyici özellikleri  vardır. 
 Şakraların Fizik bedene canlılık verdikleri ve insan tabiatının hem fiziksel ve hem de zihinsel yönlerinin birbirleri ile iletişiminde  odak noktası  oldukları belirtilir.  Şakraların, yaşam enerjisinin (doğu kültürlerinde bu enerjiye prana deniyor) merkezleri olduğu ve bu enerjininde nadi adı verilen kanallarda hareket ettiği söylenir.
Mistisizimde bir nadi (çoğulu nadis) yaşam enerjisinin içinde aktığı ve sonunda şakralara bağlandığı bir kanaldır.  En belli başlı kanallar Shushuman, Ida ve Pingala dır.
Nadi denilen bu kanallar Sanskritçe de prana, Çin öğretilerinde ise ‘’chi’’ denilen yaşam enerjisini taşırlar.  Buna ilaveten beşduyu ötesi algılama (altıncı his gibi) gibi fonksiyonları da  vardır.  Hem empatik (başkalarının duygu, düşünce ve davranışlarını anlamak)hemde içgüdüsel reaksiyonlarımızda rol oynarlar.   Bu kanalların sadece deriye kadar uzandıkları  söylensede  bedeni çevreleyen aura nın dış sınırına kadar ulaştıkları belirtilir. 
Ida ve Pingala kanalları   beynin iki yarısını temsil ederler.  Pingala dışa dönüktür, yani güneş kanalıdır  ve beynin sol tarafı ile ilgilidir. Ida ise içe dönüktür, ay kanalıdır  ve beynin sağ tarafı ile ilgilidir.
Her iki kanalda  nefes egzersizleri ile uyarılabilir. Sağ ve sol burun deliklerinden dönüşümlü olarak nefes alınarak beynin sağ ve sol bölgeleri uyarılır.  Na di kelimeside sanskritçe den gelir ve kanal, akıntı veya akış demektir.
 
Geleneksel Çin tıbbı da insan bedeninin bir enerji sistemi olduğunu ve yukarıda bahsedilen modele uygun olduğunu belirtir.
Bir Kaynakta Şöyle Yazar: Cinsel yaşamla birlikte Adem ve Havva da kendi cinsiyetlerini fark etme , edep yerlerini örtme ve kendileirni beden olarak kabullenme vehmi güçlendi.
Cinselliğin kişide kendini beden olarak hissetme halini nasıl meydana getirdiğini anlayabilmek için bazı eski kaynaklara bakmak gerekir.
Bu eski kaynaklara göre insan vücudunda yedi şakra vardır. Baş dan vücudun alt kısımlarına, kuyruk sokumuna doğru sıralanmış yedi şakra... Yani yedi  enerji merkezi mevcuttur. Bu yedi enerji merkezinin yedinciside kuyruk sokumuna yakın bir noktada...
Bu enerji merkezinin harekete geçmesi kişideki seks duygusunu ve kendini beden kabul etme duygusunu kuvvetlendirir ve bunun neticesinde de ‘’Ruhani güçlerini’’ maneviyata yönelme duygusunu kaybetme sonucunu meydana getirir. Özellikle anal seksin yasaklanmasının gerçek sebebi de budur.’’
New Age akımı batı dünyasında şakralara olan ilgiyi arttırmıştır. Pek çok kişi şakraların konumları ve rolleri ile endokrin sistemindeki hormonların ve salgı bezlerinin  benzerliği olduğunu düşünmektedir.  New age akımını kabul edenler yukarıda bahsedilen ana şakraların haricinde de şakralar olduğunu söylemektedir. Buna örnek olarak kulak şakralarını verebiliriz.
Eski Hint öğretilerinde  şakralar Brahmandan gelen şuurun ortaya çıkış yerleri olarak düşünülmüş. Ruhaniyetten gelen bir enerjinin yavaş yavaş yoğunlaşarak belirli şakra seviyelerini oluşturduğu ve nihayet Muladhara denilen en alttaki şakrada sonlandığı belirtilmiştir. Muladhara denilen bu an alttaki şakra anusa yakın bir noktada yer alır  en büyük bedensel zevkler,  ihtiras ve tutkuların bulunduğu yerdir.
Eski bir felsefe akımına (Samkhya felsefesi) göre bu en alt şakra maddesel varoluşun metafizik tabanıdır. Bu şakra spiritüel enerjiyi çeker ve enerjinin  fiziksel bir şekilde varolduğunu varsaymasına sebep olur.  Bu bir elektrik akımındaki  şeklin gelişmesi için gerekli potansiyeli sağlayan  negativ bir kutup gibidir.
Bu şakranın içinde harekete geçirilmeyi bekleyen büyük bir spiritüel potansiyel vardır. Bu potansiyel esas geldiği orijine, kaynağa yükselmeyi beklemektedir. 
Muladhara dan üç ana kanal çıkar.  Fiziksel işlemlerden üreme ve dışkılama ile ilgilidir, ayrıca çeşitli korku ve suçluluk kompleksleride bununla ilintilidir.  Bir insanın potansiyel karması burada fiziksel olarak belirlenmiştir. 
 Bu şakranın rengi kırmızıdır ve elementi topraktır. 
Batı daki Kabala inanışında  olduğu gibi burada da ilk başlangıçta serbest olan ve Kundalini denilen yaşam enerjisi  sarmal bir şekilde uykudadır. Tantric yoganın hedefi de bu enerjiyi harekete geçirmek ve onu oradan kaldırıp gitgide daha da latifleşen şakralar arasından geçirerek başın tepe noktasında ki şakraya ulaştırmak ve tanrı ile birleşmeyi sağlamaktır.
Sahasrara denilen tepe şakrası da başın en tepe noktasında yer alır. 1000 tane yaprağı vardır ve bunlar 20 tabaka halinde yerleştirilmişlerdir. Çoğunlukla bin yapraklı lotus çiçeği olarak anılır.  Sistemdeki en latif şakradır ve saf şuurla ilgilidir. Ayrıca diğer bütün şakraların çıkışıda buradandır.  Şayet bir yogi enerjisini bu noktaya kadar yükseltebilirse tanrı ile birliği yaşar..
 7 şakranın ölümsüz insanın veya  ruhun tek olan şuurunun dünya yaşamını yönetmek üzere ne şekilde bölündüğünü gösterdiği söylenir.  (beden/içgüdüler/yaşam için gereken enerji/derin duygular/ iletişim/yaşamla ilgili genel bir bakış/tanrı ile temas) . Şakralar spiritüel  latifliğin değişik seviyelerine yerleştirilmişlerdir.  En tepede Sahrara, yani  saf şuurla ilgili olan şakra ve  en alttada madde ile ilgili olan Muladhara yer alır ve şuurun en yoğunlaşmış hali olarak  görülür.
Ayrıca, tepe şakrasının üzerinde de kişilik ötesi, benlikle ilgili olmayan  bir  şakra daha  vardır.  Bu şakra şakra başın 4-5 parmak yukarısında bulunur ve insanlar  arasındakispiritüel bağlantılarla ilgilidir.  Bu, bazı hallerde başın üzerinde birden fazla şakra halinde görülür. En alttaki başın 4-5 parmak üzerinde, en üstteki de başın 30cm üzerinde yer alır.    Bunun adı Ruh yıldızıdır. Bizim ruhlarımız ışık pırıltılarıdır ve bunları zaman zaman görme alanınızın dışında görebilirsiniz.
Bütün spiritüel öğretiler ve dinlerde şakralar dan bahsedilir.
Özellikle Çin Tıbbında ve Tibet Budizminde pek çok şakra modeli.daha vardır.  Hatta, Musevi Kabalasında ki farklı Sephiroth lar da bedenin değişik kısımları ile ilişkilidir.
 Islam Sufizminde Lataife-e-Sitta ( 6 latifliğin) in beş duyu ve beş duyu ötesi  algılama ile ilgili oldukları söylenir ve bunların aktive edilmesi sonucunda bir kişinin ruhsal gelişimi tamamlanır. 
Birbirinden çok farklı olan Shakta Tantra, Sufism ve Kabbalism de de şakralar, lataif ve Sephiroth hemen hemen benzer  ruhsal kavramları temsil etmektedirler.
Şakraların pozisyonları ve fonksiyonları ile endokrin sistemindeki çeştili organların ilişkili olduğu söylenmektedir.
(Yukarıdan aşağıya 1.Epifiz 2.Hipofiz 3.Tiroid 4.Timus 5.Böbreküstü bezleri 6.Pankreas 7.Üreme Organları (Erkekte Testis, kadında  Yumurtalıklar)

 -Tepe şakrası şuurun şakrasıdır denir.  Bu, diğer şakraları kontrol eden ana şakradır. Yaptığı iş ise pituitary gland (epifize  benzer).  Buradan endokrin sistemini kontroleden hormonlar salgılanır ve hipotalamus vasıtasıyla merkezi sinir sistemine bağlanır.  Talamusun şuurun fiziksel tabanı ile ilgili bir rolü olduğu söylenmektedir.
-Ajna Şakrası veya Alın Şakrası/ üçüncü göz ise pineal gland le (hipofizle ) ilişkilidir.  Bu zaman şakrasıdır ve ışığın farkında olmakla ilgilidir.   Pineal gland (hipofiz bezi) ışığa duyarlıdır ve melatonin hormonunu salgılar ve uyumak veya uyanmak ile ilgili içgüdüleri düzenler.  Ayrıca, çok çok eser miktarda pyschodelic (rock müziğinde olduğu gibi duyguları aşırı derecede uyaran) bir kimyasal olan dimetiltriptamin salgılar. 
. -Vishudda denilen boğaz şakrası İletişim  ve gelişme ile ilgilidir. Sözü edilen gelişme kendini ifade etme tarzıdır.  Bu şakra tiroid bezine paraleldir.  Tiroid bezi ise gene boğazda bulunur ve tiroid hormonu üretir. Bu da gelişme ve olgunlaşmadan sorumludur. 
-Anahata veya kalp şakrası sevgi, aşk, denge ve iyi hissedişle ilgilidir.  Göğüste bulunantimus la ilişkilendirilir.  Bu organ hem bağışıklık sisteminin hemde endokrin sisteminin bir parçasıdır.  Hastalıklarla savaşan T hücrelerini üretir ve stress ten kötü bir şekilde etkilenir. 
-Solar plexus şakrası  veya Manipura enerji, asimilasyon ve sindirim ile ilgilidir. Pankreas ile dış adrenal bezler ve adrenal korteks ile ilişkilidir.  Bunlar sindirimde çok önemli rol oynarlar ve yiyeceklerin beden için gerekli enerjiye dönüştürülmesini sağlarlar. 
-Sakral şakra veya Swadhisthanna göbeğin 3-5 cm altında veya dalaktan sol tarafa doğru uzanmış şekilde  bulunur. Duygular, cinsellik ve yaratıcılıkla ilgilidir.  Bu şakra erkekte testis kadınlarda ise overlerle ilişkilidir. Bilindiği gibi bu organlar üreme ile ilgili çeşitli seks hormonlarını salgılar ve bunlarda insan duygularında çok dramatik değişiklikler meydana getirirler. 
 -Muludhara veya kök şakrası güvenlik, yaşamı devam ettirme ve kişinin en temel potansiyeline işaret eder.  Yaşam enerjisi olan kundalinin burada bir sarmal şeklinde (aynen bir telin kangal gibi sarılması şeklinde )  bulunduğu söylenir.  Buradan açılarak kişiyi tepe şakrasındaki en yüksek ruhani potansiyeline getirmek üzere hazır bekler.  Bu merkez genital bölgeler ve anus arasında yer alır. Her ne kadar burada herhangi bir endokrin bezi olmasada bu şakranın daha içerdeki adrenal bezler ve adrenal medulla ile ilişkili olduğu söylenir. Adrenal medulla kişinin yaşamı tehdit altında olduğunda savaş veya kaç reaksiyonu vermesinden sorumludur.  Bu bölgede cinsel ilşikide boşalmayı sağlayan bir kas vardır.  Sperm hücresi ve yumurta arasında bir parallellik kurulur ve burada genetik kod sarmal halinde bulunur. Bu genetik kod kendini tam gelişmiş bir insan olarak ifade etmeye hazır kundalini-yaşam enerjisi ile birlikte bulunur.  
Hint mistiklerine göre şakraların en önemli özelliği ve bulunma seviyeleri ruh tadır.  Ancak,   pek çok kişi şakraların poziyonları ve fonksiyonları ile ilgili olarak endokrin sistemindeki bezlerle ilişki kurmuştıur .  Buna ek olarak omurilik boyunca yer alan sinir yumakları (ganglia) ile de ilişkilendirilmişlerdir. Bazı kimseler şakraların fizik bedende endokrin bezleri olarak açığa çıktığını belirtmişler ve onların sübjektif  açığa çıkışları da psikolojik ve spiritüel deneyimler şeklinde olmuştur. 
Gerçekten  endokrin bezleri tarafından salgılanan bu  hormonların insan psikolojisi üzerinde çok dramatik etkileri vardır ve bunların herhangi birinde oluşan bir dengesizlik kişide psikolojik veya fizyolojik bir dengesizlik yaratır. 
Belki de bu bezlerin en dramatik ve etkili salgısı saykodelik bir madde olan (psychodelic drug) DMT dir ve pineal gland tarafından sentezlenir karşılığıda tam alın şakrasıdır.  En azından batıda bazı kişiler bu tür kimyevi maddeler kullanarak  spiritüel  deneyimler yaşamışlardır.

                                         ŞAKRALAR VE RENK FREKANSLARI
RED KIRMIZI  
 Kök Şakra  
 Omuriliğin en altında yer alır.  Bütün yaradılışın bilgisini taşıyan ilk sekiz hücre buradayer alır ve sadece bu hücreler bütün yaşamımız boyunca değişmeden kalırlar. Bizim fiziki dünyada kök salmamızı sağlar.
                                             
ORANGE TURUNCU 
.   Spleen: Göbeğin hemen altında yer alır ve bizim cinsel ve üreme kapasitemizle ilgilidir. Bu şakranın blokajı duygusal sorunlar ve cinsel suçluluk olarak açığa çıkar
YELLOW SARI  
Solar Plexus .
Solar plexus Duyguların yerleştiği yer. Bize dünya da kişisel bir güç verir. Bloke olduğunda kızgınlık veya kendini kurban gibi hissetmek duygusu verir.

GREEN YEŞİL 
. Kalp şakrası, bloke olduğu takdirde bağışıklık sistemi veya kalp sorunları veyahut da şefkat eksikliği ortaya çıkar.
Kalp şakrasımerkezi-Ruhun mekanı, zaman gösterge şişesinde.  Kalp sıfır noktası olarak belirtilmiş.   

BLUEMAVİ 
Boğaz şakrası yaratıcılık ve iletişimle ilgilidir.  Duygularınızı uygun bir şekilde ifade edemediğiniz zaman baskı hisseder.
INDIGO MOR 
Third Eye: Pineal Gland: Is a physical eye
with the capabilities of looking upward.
Üçüncü Göz ŞAkrası: Pineal bezi (epifiz)
Yukarıya bakma yeteneği olan fiziki bir gözdür.
PURPLE EFLATUN 
Taç Şakra : Daha üst boyutlardan gelen mesajlarla sizi birleştirir ve başın üzerinde bir baskı şeklinde hissedilebilir.

DAHA FAZLA BİLGİYİ ÖĞRENMEK İÇİN BU KİTABI EDİNİNİZ:http://www.marankialisveris.com/Shiatsu-Noktalarla-Mucizevi-Tedaviler,PR-1284.html"